ASUMAN TARIMAN
Görüntülenme: 2404

ASUMAN TARIMAN

ANTALYA TURİZMİNDE BİR KADIN ELİ
Söyleşiyi Yapan: Tuğçe ÜK
Yer: Asuman Tarıman´ın Ofisi
Tarih: 10.02.2016

Galeri

Söyleşi


Bize öncelikle Asuman Tarıman kimdir, kendinizden bahsedebilir misiniz?
Asuman Tarıman 1953 doğumlu, tesadüfen Sivas’ta doğmuş bir Antalyalı. Her ne kadar Sivas’ta doğmuş olsam da, ben kendimi doğma-büyüme Antalyalı olarak kabul ediyorum. Çünkü Sivas’ta tesadüfen doğmuşum, babam askerliğini yaparken. İlkokul, ortaokul ve lise eğitimimi Antalya’da tamamladım. Daha sonra Ankara Eğitim Enstitüsü, İngilizce Bölümü’nü bitirdim, İngilizce öğretmeni oldum. Neden İngilizce öğretmeni oldum sorusunun cevabı da, yine bir İngilizce öğretmenime duyduğum hayranlıktan kaynaklanıyordu, ortaokul sıralarında. İngilizcem çok iyidir, öğretmenime de hayrandım ve öğretmen olacağım dedim, İngilizce öğretmeni oldum. Yatılı okudum, yatılı okumak bana bir çok şey kazandırdı, o ayrı  bir konu. Çocukluğum Kaleiçi’nde geçti. Ailemiz, o zamanın şartlarına göre biraz daha farklı bir profildeydi diyebilirim. Annem öğretmendi, ticaret lisesinde. Akşamları dahi derse giderdi. Babam elektrik mühendisi, Antalya’nın ilk mühendislerinden. Biraz daha ailecek, biraz farklı bakılan bir aileydik. Burayı daha fazla deşmek istemiyorum ama evimizde sıkı bir disiplin vardı. Erkek kardeşim benden 5 yaş küçük, Levent Hilmi Ünsal, onunla beraber çok güzel, iyi, eğlenceli günlerimiz vardı Kaleiçi’nde. Daha sonra İngilizce öğretmeni oldum ama öğretmenlikte yapmadım aslında. Evlendim, 2 sene öğretmenlik yaptım ama öğretmenlik beni tatmin etmedi. Çok durağan, çok stabil geldi. Daha heyecan, daha üretken bir şeyler olsun istedim. Özel dersler verdim ama 10 yıl kadar da 2 çocuğumu büyüttüm. Bu arada 2 çocuğum oldu falan. 32 yaşında acente açtık. Turizmin de hiçbir şeyini bilmiyoruz. Ne mekteplisiyim, ne alaylısıyım aslında. Eşimin teşviki ile açtım, herhalde ilk seyahat acentelerindenim kadın olarak Antalya’da 1985 yılında. Hatta bu sene 30 yıl plaketini de verdiler. İlk yıllar bir şey anlamadık, yani öğrenmeye çalıştım ilk 2 yılı. Daha sonra İngiltere’den incoming yapar hale geldim, fuarlara katılarak. Bu işi de çok sevdim, onu da söyleyeyim ilk başta. Çeşitli insan ilişkileri, özellikle dışarıdan gelen insanlara Türkiye’yi tanıtmak, Antalya’yı tanıtmak, onlara bir şey verebilmek, kafalarında bir imajla döndürebilmek en büyük zevkim ve hedeflerimden biriydi. Başarılı da olduk bu konuda, çünkü 87’den 95’li yıllara kadar İngiltere ile turizm, yazlık evler konusunu hep yaptık. Hep tekrar eden misafirlerimiz oldu, bize gelip memnun olup, tekrar geldiler. Bu böyle yıllarca gitti ama turizmin altın yıllarıydı hemen de söylemeliyim.
Bu arada 2 çocuğumdan bahsetmeliyim. Bir kızım var, Hande Tarıman. Boğaziçi Üniversitesi, Ekonomi’yi bitirdi. Şimdi bir bankada üst düzey yönetici olarak çalışıyor. Evli ve 1 çocuğu var. Oğlum, Kaan. O da Boğaziçi Üniversitesi, Bilgisayar Mühendisliğini bitirdi. Şimdi Google’da, San Francisco’da, Bilgisayar Mühendisi olarak çalışıyor. Aynı zamanda müzisyen, onun da 1 kızı var, oradan da bir torunum var. Dolayısıyla 2 torun, 2 çocuk sahibiyim. Bunlar işin güzel tarafları. Eşim elektrik mühendisi. Yıllarca Antalya’da serbest çalıştı, asansör işleri yaptı. Asuman Tarıman kimdir sorusuna nasıl cevap vermeliyim bilmiyorum, insanın kendisini anlatması çok zor. Ama ben genel olarak hayata pozitif bakan bir yapım var. İyi düşününce, iyi olacağına inancım tam, kesinlikle tam ve bu hayatımda çok kez oldu. En kötü anlarda bile iyi bir şeyler düşününce ama çok kuvvetli düşününce gerçekleştiğini gördüm. Dostlukları seviyorum, arkadaşlıklar, sosyal hayatım olsun istiyorum ama evimi de seviyorum. Yemek yapmayı seviyorum, akıl oyunları mantık oynamayı seviyorum. Klasik müziğin hastasıyım, hasbel kader ufak çapta piyano çalmaya çalışıyorum. Bunun dışında yüzmeyi severim, bunun dışında erkenciyimdir, rahatsız edecek kadar hem de. Bunun dışında çok aceleciyim, sevmediğim huylarım, aceleciyim, tezcanlıyım, böyle, kabaca bunları sayabiliriz.

Antalya’ya Sivas’tan çok erken yaşta mı taşındınız?
Annem de, babam da Antalyalı. Babam askerliğini yaparken, orada doğmuşum, 9 aylıkken gelmişim. Sivas’la hiç alakam yok, onun için kendime doğma-büyüme Antalyalı diyorum. Sadece nüfus cüzdanımda doğum yeri Sivas olarak görünüyor ama Sivaslılık hissetmem mümkün değil.

O dönemde anneniz çalışıyor ve aktif bir insan anladığım kadarıyla. Nasıl karşılanıyordu toplumda?
O zamanlarda okuyan kız yok, koca lisede okuyan 2 kızlarmış ve dedem onu iktisat fakültesinde, İstanbul’da okutmuş, gelmiş, öğretmek olmuş. Akşam ticaret lisesine gidiyordu ama zorluğunu hiç anlatmadı bize, hiç öyle bir şey hissetmedi. O zamanki Antalya’da 40 bin nüfuslu bir Antalya, şimdiki gibi değil. Kaleiçi’nden yürüyerek gidip gelirdi, hatta öğrencileri ona eşlik ederdi. Öğretmenlerini götürür, getirirlerdi. Annemde yıllarda hem gündüz hem akşam, ticaret lisesinde muhasebe-ekonomi dersleri falan verdi. Zorluğunu hiç bize hissettirmedi ama bizim evde hep bir disiplin vardı. Annemde çok çalıştığı için gündüz-gece, babam öyle, bende pek çok şey üstlendim. Evde iş bölümü vardı, kahvaltı önüne geliyor falan pek yok. Herkesin bir vazifesi var, öyle bir disiplin içinde büyüdük. Ben kendi hayatımda da kadın olmanın, turizmci kadın olmanın dezavantajını, dezavantaj demeyelim de bazı şeylerde eksik kaldığımızı hissettim ama hani ciddi bir dezavantaj görmedim. Sadece işte biraz amiyene olacak ama, gece rakı muhabbeti yaparak iş bağlama, bir iş kadını olarak pek mümkün olamıyor. Oralarda belki birazcık geri kalıyoruz. Hele aileniz de tamamen ön plandaysa, birinci seçiminiz aileyse, ikinci seçiminiz işse. İster istemez bazı şeyler geride kalıyor. Kadın olmanın dezavantajını o anlamda biraz yaşadım diyelim ama genel olarak pekte bir şeyini görmedim.

Çocukluk yıllarınıza ait izlenimleriniz o zaman gayet pozitif.
Evet, şöyle söyleyeyim. Araba sayısı o kadar azdı ki, babam ilk defa bir araba aldığında, ikinci el, pazar günleri tura çıkardık ailecek. Eski Lara yoluna kadar gidilir, zaten hiçbir şey yok. Şu stadyumdan sonra -Işıklar Caddesindeki Stadyum- zaten asfalt bitiyor, giderdik. Orada yollardan marul falan alırdık, o bizim için büyük bir eğlence veya Saray Sinemasında yine ailecek, bir sıkıntı, bir özlem, bir bunalım yaşamadık. Başka bir şeyde bilmiyoruz belki de onun için, şimdiki gençler farklı tatminsizlik biliyorsun. Bizim bir veya iki gezme elbisemiz olurdu. O yeterdi bize, zaten konfeksiyon falan da yok Antalya’da. Bir Koca Konfeksiyon var, o da 3 çeşit elbise getiriyor kızlara göre falan. Ondan tutturursanız, tutturursunuz, o kadar kıt. Ayakkabı keza öyle, bir yada iki ayakkabı var sizin ayakkabı alabileceğiniz. Antalya küçük, şimdiki Selekler’in orada bitiyor. Bunu herhalde herkes anlatmıştır. Hatta bizim orada bir akrabamız vardı, dağdaki Emine halaya gidiyoruz derdik. Dağ, dağ dediğimiz PTT’nin orası. Oraya fayton ile giderdik, hatta fayton orada biraz zorlanır, çünkü asfalt bitiyor Selekler’in orasından evvel, köprünün orada. Burada da stadyumda biterdi asfalt. Çok komik, yakın mesafelere fayton ile giderdik. Şimdi düşünüyorum iki adım yer, o zaman arayıp fayton çağırıyoruz, halbuki iki adım yer yürüyebilirsiniz. Bütün okul hayatımız o sefa hamamının oradan yürüyerek geçti, oradan yürüyerek gelir giderdik, Atatürk İlkokulunda okudum ben, daha sonrada Özel Antalya lisesi vardı o zaman, şimdi yok artık, orada okumuştum. O sefa hamamının yolları gözümüze çok geniş gibi gelirdi. Çocukluktaki ölçüler öyle. Özel Antalya Lisesinin son sınıfında o liseyi kapattılar, bizi Antalya Lisesine naklettiler, buraya. Çünkü okulumuz uygun değilmiş milli eğitimin şartlarına. Bir takım standartlar var. Biz Antalya Lisesine geldik, orada 11 kişilik sınıftan birdenbire 60 kişilik sınıfa geldik, ilk şoku orada yaşadık okul olarak. İngilizcemiz çok iyi, Antalya Lisesinde baya böyle star gibi olduk. Sonuçta Antalya Lisesinden mezun olduk ama ben kendimi oraya ait hissetmiyorum. Öyle de bir ironi var işin içinde. Öyle 5 sene Özel Antalya Lisesinde okumuşuz, sonra gelmişiz burada birdenbire mezun olmuşuz. Onun için Antalya Lisesi, tarihi değeri var ama, benim pek gittiğim bir okul olmadı. Kasım, aralık gibi geldik, 3-4 ay okudum ve Antalya Lisesinden mezun oldum.

İngilizce öğretmeniniz Özel Antalya Lisesindeydi değil mi? Onu kendinize rol model olarak mı seçtiniz?
Evet onu kendime rol model olarak seçtim. İnsanlara yaklaşımı süperdi, öğrencilerle ilişkileri çok iyiydi, klasik müzik seviyordu. Bize plaklar getirir, sınıfta klasik müzik dinletirdi. Giyimiyle de çok farklıydı. Antalyalı değildi, İstanbul’da gelmesinin bir havası vardı. Çok farklı gelmişti bana ve hayrandım. O da beni çok severdi, öyle bir iletişimle insanın hayatına işte böyle yön veriliyor. O gün bugün İngilizceyi hep sevmişim, o sevgi tabi ister istemez zaten şimdi iş hayatımızda.

O zaman İngilizce’nin bu kadar konuşulması yaygın mıydı?
Hayır tabii ki yok. Onu bırakın ben 18 yaşımda ehliyet aldığımda araba kullanan kız faktörü bile çok şeydi Antalya’da, Antalya küçücük bir yerdi. Ben Antalya’ya ilk trafik lambasının konduğunu bile hatırlıyorum, düşünün. Kale Kapısına kondu ilk kez, herkes gidip trafik lambalarına bakıyor. Yani hakikaten şimdiki nesil için çok absürd geliyor ama bu böyleydi. Taksiler kale kapısında durur, o taksiler zaten İstanbul’a yada Ankara’ya gidileceği zaman kullanılır, şehir içinde işte faytonlar kullanılıyor. Taksiler çağırılır, İstanbul’a gidilecekse, o zaman şimdiki gibi her saat İstanbul’a falan otobüste yok herhalde, tam hatırlamıyorum ama o arabalar öyle hep duruyor, trafik falan yok öyle. Antalya ile ilgili geçmişe dair hatırladığım şeyler, şelaleler. O Düden Şelaleleri, akan gürül gürül sular. Babam Kepez Elektrik Santralinin kurucularından biri, 32 yıl genel müdürlüğünü yaptı. Onun için Antalya’nın suyu, elektriği gibi konular bizim evde konuşulurdu. Elektrik kesilir, babamın morali hemen bozulur, hemen telefonlar falan. Yani bunlar hep büyük olaylardı, bizim çocukluğumuzda. Ama turizminde geleceğini 1980’lerin başında kendini göstermişti. Turgut Özal’la gelen bir hareket tüm Türkiye’de ve bizde bu akımdan bir heyecan duyduk ve işte turizme girelim diye düşünerek bu acenteyi açtık.

Yani bir popüler iş sahası olacağı için mi turizme yöneldiniz?
Turizm ilginç geldi. Ben gezmeyi de seviyorum, seyahat etmeyi. Turizmde böyle bir seyahat imajı var, belki de o çekti. Popüler olduğu için, daha çok para kazanalım gibi bir şey ile başlamadım. Kesinlikle böyle bir duygu yok. Öyle bir hissiyatım olsaydı, daha farklı olurdu. Ben Antalya’da özellikle 90’lardan sonra kitle turizminin daha popüler olmasıyla birlikte, hiçbir zaman girmek istemedim ona. Birkaç öneri ile gelenlere de cevabım he hayır oldu. Ben her zaman kendi kontrolüm altında olan şeyleri seviyorum. Ben gelen insanın ne hissettiğini vs birebir olmasa bile çoğu zaman, görmeliyim. Kitle turizminde kontrol sizden çıkıyor, bir şekilde akıp gidiyor. Bu yazlık evler konusunu işlediğimiz zaman o da çok ilginçti. Oraya girelim isterseniz biraz. Açtık ajandayı, ben hiç bir şey bilmiyorum. Bir anımı anlatayım size. O zaman cadde üzerindeydi ofisimiz, 2 turist geldi karı-koca. Bize bir pansiyondan rezervasyon yapar mısınız? Tamam dedim, hani o zaman öyle telefon falan yok ama, bu arada bizim büroda teleksimiz var bundan bahsetmem lazım. Teleks çok kıymetli bir alet ve Antalya’da 5 ya da 6 kişide var ve biz bu teleksimizin var olması ile övünüyoruz. Ant-Birlik’te var, Kepez Elektrik’te var, Ekspres Turizm’de var sanırım Kayhan Bey’de, bir tane falan daha var. Dünya para vererek, bir apartman dairesi kadar para verilerek alınmış bir alet. Haberleşme teleksle oluyor yurtdışında, telefon falan olmadığı için. Telefon, yazdıracaksınız, 5 saat bekleyeceksiniz. Neyse bu karı koca geldi, Anadolu Pansiyon hiç unutmuyorum, Kaleiçi’nde. Ben oradan bir rezervasyon yaptım. İşte o zamanın parasıyla ne tuttuysa o paranın yüzde onunu benim almam gerekiyor. Adam parasının yüzde onunu çıkardı, verdi. Ben dedim ki ön kaparo alıyorum. Voucher istedi. Voucher o ne, bilmiyorum. Gittim içerden baktım, karşılığı Türkçede de yok. İlk şokumu o zaman yaşamışlığım vardı, ilk açtık bir iki ay sonra ama bu daha sonra hemen o kadar hızlı ben işin içine girdim ki daha sonra, bir buçuk yıl sonra İngiltere’den incoming yapmaya başladık. Havalimanında 7 tane arabam bekler haldeydik falan. Yazlık evler konusunda kimsenin yapmadığı bir şeyi yapmak istedik. Dayalı döşeli evleri, gelenlere 15’er günlük paketler halinde sunduk. Bunu sunarken, birde kapısına araba rent a car. Zaten daha bozulmamış bir turizm var. Kemer’de, Çamyuva’da evler var. Her şey o kadar bakir ve turistik değil ki. Bu çok tuttu ve bu yazlık evlerle ilgili biz bi hayli yıllar güzel paralar kazandık. İnsanları da memnun ettik. Çok ta tekrar eden müşteri profilimiz oldu. Hepsi de çok kaliteli İngilizlerdi, onu da söylemeliyim.

Antalya’da bu yazlık evlerle ilgili öncüsü sizsiniz gibi mi?
Biraz öyle galiba.  Biz değişik bir şey yapalım düşüncesi ile başladık. Bir de yazlık evimiz vardı Çamyuva’da. Bunu yazlık evi soran çok oluyordu bana, kiraya veriyor musunuz falan. Belki oradan da bir kıvılcım, fikir ampulü yanmış olabilir. Galiba öncüyüz, bunun iddiasını yapmayım ama galiba öncüyüz. Galiba bu konuda anıldık, hatta İngiltere’deki Londra’daki danışma ofisinde yazlık evler sorulduğunda bizim ismimizi veriyorlardı ve İngilizlerde bizimle temasa geçiyordu. Bu iş zordu. Çünkü hem otelcilik yapıyorduk, hem de acentecilik. Neden otelcilik, çünkü biz evi komple kiralıyoruz ev sahibinden ve o evin bakımı, 15 gün sonra İngiliz aile çıktıktan sonra evin temizliği v.s.. Resmen otelciliğin housekeepingi ni de yapıyoruz. Onun için zor bir işti. Hatta aynı gün giriş çıkışlar olurdu. O zaman Londra-Antalya direk seferleri vardı, şimdi yok. 1987-88 yıllarında Londra’dan Antalya’ya direk sefer vardı, bu muhteşem bir şeydi bizim için. Şimdi ne yazık ki yok ve buna çok üzülüyoruz. Her pazartesi gece 12 veya yarımda gelirdi uçak ve tabi biz hepimiz havalimanında beklerdik. O insanları alır Çamyuva’ya götürürdük. Sabahleyin o insanlar Çamyuva’nın o güzelliğine uyanır, bir de sürpriz olsun diye Starter Pack dediğimiz bir başlangç paketi koyardık buzdolaplarına. İlk gün için kahvaltılık bir paket ekmek, reçel, meyveler, domatesler vs. hoşlarına giderdi. Evlerin içine birer dosya koyardık. En yakın local restoran nerede gibi. Bu insanlar daha ucuz olduğu için gelmiyorlardı evlere, kesinlikle daha özgür bir tatil. Bunu özellikle İngilizler için söylüyorum, çünkü İngilizler Almanlardan farklı bir profil insan yapısı açısından. İngilizler gezmeyi, kendileri keşfetmeyi seviyorlar, arabaları altında olacak, Phaselis’e gidecekler, Olimpos’a, Tahtalıya çıkacaklar. Ama Alman daha farklı, saatleri belli olsun, tura katılsın, işte saat 5’te dönüyor olsun falan gibi. İngilizlerde bunun olmadığını fark ettik. İki oda bir salon ev, çoluk çocuk geliyor. Sabah denizine giriyor, öğleden sonra ister geziyor, gezmiyor falan. Böyle bir tatil şekli. Bu bir hayli tuttu, fakat ne zaman yapamaz hale geldik ve bunu bir 6-7 yıl sürdürdük. Ev sahiplerinde ev bulamaz hale geldik. Ev sahipleri baktılar ki bu iş güzel. Ya uçuk kaçık ücretler istiyorlar, bizim de ona gücümüz yetmiyor. Bir de asıl sebebi, benim hitap ettiğim kitle çok üst düzeydi. Yani evlerimiz basitti fakat gelen müşteriler inanılmaz profili yüksek insanlardı. Neden geliyorlardı? Daha bulunmamış, Türkiye keşfedilmemiş. İngilizler bayılırlar, kimsenin gitmediği yere gidelim, orada tatil yapalım. Antalya Çamyuva, kemer falan bulunmamış. Onun için ne zaman mass (kitle) turizm başladı, her yer doldu işte 5 pounda, 15 pounda insanlar gelmeye başladı, özellikle Kaş-Patara taraflarına, bu bizim profil kesti. Yani biz çok önemli kişiler ağırladık, inanamazsınız. Çok kaliteli ve maddi durumu iyi bir kitleyi ağırladık. Onun için de ben gurur duyuyorum ve yıllarca benim onlarla olan temasım devam etti. Hala görüştüğümüz, arkadaşlık ettiğimiz müşterilerimiz oldu. Hatta birisiyle Kaleiçi’nden ev alacak kadar ileri gittik, olan güveni anlatmak açısından söylüyorum. Bu ev işleri bittikten sonra, Mısır ile çalışmalarımız oldu biraz. Kahire-Antalya direk seferler vardı, şimdi hala var mı bilmiyorum. Fakat çok zor yani doğu zihniyeti ile çalışmak çok zor. Ben yoruldum baya ve artık istemiyorum. Her hafta pazarlık, her hafta pazarlık. Bir kontrat yapıyorsunuz otelle, oradaki acente her hafta indirelim diye pazarlık yapıyor, her hafta pazarlık yapılır mı, pazarlık sezonluk yapılır. Bu beni yordu, ben bir de otelciden yanayım burada, o da kazansın istiyorum. Daha sonra 2000 civarında bir arkadaşla beraber ortaklaşa golf turizmine girdik. Bir hayli o da gitti, orada da bir takım öncülüklerimiz oldu. Bunun yanında sosyal hayatta devam ediyor, işte böyle bir süreci tamamladık.

Aileniz ve eşiniz bu süreçlerde sizi desteklediler anladığım kadarıyla ama hiç yeter artık gel evinde çocuklarınla otur gibi bir şey oldu mu?
İlk 10 yıl kadar ben çalışmadım, çocuklarımla beraber zaman geçirdim. Üzerlerine titredim demek istemiyorum, her anne titrer yani. Ama onların çocukluk dönemlerinde 10 yıl kadar pek çalışmadım, özel ders falan veriyordum sadece. Ama sonrasında yine küçüklerdir, haklısınız ara sıra mırın kırın etmiyor değillerdi tabii ki ama özellikle eşim hiçbir zaman köstek olmadı. Hep destek verdi ama son zamanlarda artık biraz, hele şimdi yeter diyor. Şimdi biraz bıkmış durumda. Evimde otursam daha çok hoşuna gidecek. Şimdi o biraz rahatsız, daha çok evde. Ama ben duramıyorum evde, çalışmayı seviyorum evde olursam ölürüm. Tembelliği sevmiyorum.
Şuan baktığımda siz modern bir Türk kadınısınız. Ben yurtdışına çıktığımda inanmıyorlar bu şekilde modern olduğumuza. Sizin geçmiş yıllarda ya da şimdi böyle bir tepki gördüğünüz oldu mu?
Çok oldu, özellikle bu İngilizlerle çalışırken. Ben havalimanında hep kendim karşılamak istedim ve karşıladım da. Çünkü ilk intiba çok önemli diye düşünürüm. Pek çok misafirimizi şaşırtmışlığımız oldu. Çünkü ne bekliyor; kapalı, gecenin bu saatinde ne işi var orada falan gibi bir beklentileri var. Hakikatten ön fikirle gelen çok insan oluyordu. Ben bunu kırmak için elimden geleni yapardım. Hemen o araçta transfer sırasında, kendim binerdim en büyük araca ve hemen anlatmaya başlardım. Türk kadını nasıl? Atatürk’ün yaptıklarından hemen arada derede bahsetmek isterdim ve yapardım da. Dolayısıyla böyle şeylerle karşılaşmışlığımız oldu.

Peki sizin acente açtığınız yıllarda çok fazla kadın çalışan var mıydı? Ve siz kadın çalışanlara öncelik verir  miydiniz?
Öncelik verdim denemez. İşin tipine göre eleman alıyorsunuz. Şimdi transfer elemanı, ehliyeti olacak, geceleri koşturacak. Bunda bir erkek eleman tercih ederdik. Ama müşterileri ziyaret edecek, onlara hal hatır soracak kızlarda olurdu. Yani iş neyse ona göre bir seçim yapmak gerekir diye düşünüyorum. İş neyse o, ben o kanaatteyim. Seyahat acentelerinde pek kadın çalışan yoktu. Zaten sahip olarak yoktu. Sema hanım vardı, Sema Ece. Yani pekte yoktu. Ben fotoğraflara bakıyorum eski, hep çoğunlukta erkek bir iki tane kadın. Daha sonraki genç nesil, turizm okullarının açılmasıyla birlikte onlarda sektöre girmiş oldular.
Erkeklerden bir tepki alıyor muydunuz kadın olarak yada sizin yanınızda belki daha farklı davranıyorlardır.
Yani hissettirmediler. Ama ben fuarlarda hissederdim daha çok. Berlin’e giderdik, Milano fuarı yada. Orada görüp konuşursunuz, akşam faslında ben çekilir otelime giderdim. İşte o akşam siz pek tercih edilmezsiniz. Biraz dışlanırsınız, çünkü erkek erkeğe daha rahat edecekleri ortam var. Oralarda hissederdim.

Peki iş hayatında kadın olmanın avantajlarını hiç gördünüz mü?
Biraz daha böyle nezaket görüyorsunuz ve saygı. Başka da bir şey aklıma gelmiyor açıkçası.

O zaman SKAL maceranıza geçelim. Nasıl başladı SKAL?
Biz Akdeniz Seyahat Acenteleri  Derneğini kurmuştuk. Öyle bir maceramız oldu, Yaşar Sabutay ile birlikte. O zaman ben turizmcileri daha yakından tanımaya fırsatım oldu. Ertuğrul bey dedi ki; Seni SKAL üyesi yapalım. O gün genel kurul varmış Club Hotel Sera’da, elimden tuttu götürdü. Bende gittim, oturuyorum. Daha yeni bir turizmciyim bakınıyorum etrafa. Ama İngiltere ile başlamışız biraz yol almışım yani. Genel kurulda beni yönetim kuruluna soktular ve o  gün genel sekreter yaptılar. Böyle bir önüme görev geldi, Ertuğrul beyi de mahcup etmek istemedim. Antalya SKAL bir dernek sonuçta, orada baktılar demek ki bu kadın yapabilecek. Başkanı da zaten Nuri Kavur’du. Böylece SKAL üyesi oldum ve aynı zamanda da yönetim kuruluna girdim. 10 yıl kadar genel sekreter, başkan yardımcılığı  gibi pozisyonlarda dolaştım. Başkanlık biraz gecikti. Çünkü başkanlık koltuğuna bir oturanın bir daha kalkası gelmiyor ne yazık ki. Bunu ben eleştiriyordum, genel kurullarda falan. Hatta en sonunda ben başkan olmak istiyorum dedim. En büyük aşkımız o sırada Antalya’ya bir SKAL kongresi almak, her senede gidiyoruz zaten. Kongre her sana farklı şehirlerde oluyor ve şehir seçimi önemli çünkü bir sürü turizmci geliyor, şehri görüyor. Karar verici insanlar bunlar, belki sonraki sene programlarına koyacaklar. Yaklaşık 16 kongreye katıldım ben. İçimden bir hırs ve Salih Çene ile birlikte biz bu işe gönül verdik, Antalya’ya kongreyi alalım. Salih Çene’den ben başkanlığı alınca, şimdi duyunca şey olacak ama yüzüne de söylerim ben, zorla başkanlığı aldım diye. Biz daha önce denedik, ben genel sekreterken. Sunumlar falan hazırlıyoruz, giriyoruz ama bir türlü olmadı. Sonra bir ara verdik. Ben başkan olunca ben dedim bununla uğraşacağım. Hakikaten inançla, bunu alacağız düşüncesiyle bu işe başladık. Ben 2003’de başkan oldum, 2007 kongresinin kararı benim dönemimde verildi. Hazırlıklar yaptık, dosyalar hazırladık. Ben bunu tek başıma yapmadım, bir ekip olarak yaptık. Biz güzel bir ekiptik. Devamlı toplanıyoruz, bir sürü programlar, değişik şeyler koyduk programımıza. Sonuçta Hindistan’daki kongrede 2 aday kaldık. Londra SKAL Kulübü ve Antalya SKAL Kulübü. Kelebek kitabını falan hediye vereceğiz, Nizamettin bey hazırlamıştı falan. Sponsorlar buluyoruz bilmem ne. Gittik, inanır mısınız kahvemizi kendimiz götürdük, kumunu da. Kumda kahve yapacağız ve ikram edeceğiz. Eşler de var. Böyle bir cengaver ruhla gittik. Bir de para  yok, pul yok. Giderken birde 4500 TL gibi bir bagaj çıktı. O kadar çok eşya götürüyoruz ki; kaseler, lokumlar, çikolatalar. Türklerle ilgili bir sürü hediyelikler. Gittik, Londra zaten paralı, çok şık bir stant açmış, pahalı pahallı hediyeler dağıtıyor. O gece bize teklif geldi Londra’dan. Vazgeçin, bize verin bizde sizi görürüz falan diye, üstü kapalı bir şekilde. Yok dedik. Sahnede güzel bir sunum yaptık, hatta sunum sırasında elektrik kesildi, ekran gitti. Ben yine hiç bozuntuya vermeden devam ettim. Sonuçta baya bir farkla kazandık. Ben baaşkanlığı 2005 yılında başka bir arkadaşıma devrettim, çünkü söz verdim 2 senelik başkanlık yapacağım diye. Ama dedim organizasyon komitesinin başına ben geçerim, ona göre. Sonuçta o kadar emek verdim, kontrolümde olması lazım. Sonuçta 900 kişi falan geldi, 2007 yılında. Biz ilkleri de yaptık bu kongrede. İlki üst düzey kişileri, evlerimizde yemek vererek ağırladık. Yaklaşık 80 kişiyi 4’er, 5’er kişilik gruplar halinde SKAL üyelerimizin de dil bilmelerine göre falan bir yemek yaptırdık. Hanımlar döktürdü, ertesi gün herkes önceki akşam yediği yemeği anlatıyordu, bu muhteşem bir şeydi. Bizim kongrede ilklerden bir tanesi de talent night yani yetenek gecesi. Orada da bir form hazırladım, bütün SKAL üyelerine gönderdik gelmeden önce. Dedik ki bu yeteneğiniz varsa doldurun gönderin. Bütün üyelerden 8 tanesi gönderdi sadece. Programa da yazdık, insanların bir beklentisi var. Allahım diyorum ne yapacağız, sadece 8 kişi doldurdu. Ama o gece dolduranlarla başladık, birisi şarkı söylüyor, birisi piyano çalıyor falan. Animatör gibiyim bende, elimde mikrofon, sahnede insanları davet ediyorum. Sonra birden çoştu herkes. Benim ismimi de yaz, ben şarkı söyleyeceğim falan, birden inanılmaz bir geceye dönüştü. Bundan sonraki kongrelerde de yapalım dediler. Ama hiç kimse maalesef yapmadı, zor çünkü bu işler, hep bir risk alıyorsunuz. Bizim kongremiz yıllarca, son 20 yılın en iyi kongresi şeklinde anıldı, umarım gerçekten öyledir. Şurada da mütevazi göstermeyeceğim. Hem Salih kardeşim, hem Kaya kardeşim ve şuan da isimleri tam toparlayamıyorum ama çok çaba sarf ettik, kongrenin Türkiye’ye gelmesi için. Şimdi belki bir tekrar olabilir, neredeyse 1 yıl oldu o kongreden bu güne. Daha sonra SKAL İnternetional bena auditor olmamı teklif etti. Hani auditor yani denetçi…. İki tane hazırda tecrübeli denetçi vardı zaten, bende yedek denetçi olarak seçildim. Öyle de beni şereflendirdiler, oylamada da seçildik. Ben SKAL’ın daha çok uluslararası penceresini seviyorum, onu da burada söyleyeyim. Biz burada toplanıyoruz falan ama asıl önemli olan o. Orada çünkü sen Asuman değilsin, Antalya’sın, Türkiye’sin. Yıllarca ismimi unutanlar bana Woman in Antalya dediler. Onun için çok önemsiyorum uluslararası tarafını. SKAL hala devam ediyor ama biraz yavaş gidiyor sanki Antalya SKAL Kulübü.

Siz SKAL’a başkan olmak istiyorum dediniz ama her isteyeni başkan yapmıyorlar sanırım. Sizi seçmelerindeki etken nedir sizce?
Bu kadar yıl bu kız emek verdi, çabaladı artık başkan yapalım olabilir. Bir de bu soruya ben cevap veremem, oradakilere sormak lazım. Hani bir de saymanlık, birkaç sene sekreterlik, sonra başkan yardımcılığı falan sonrada başkan seçiliyor, hani böyle bir gelenek var. Yani benim karşıma bir aday çıkıp, ben onunla mücadele etmedim.

Peki kaç kadın vardı SKAL’da?
Tam hatırlamıyorum üye sayılarını ama 80 kişilik grupta 10’u geçmezdi herhalde. Rakamları tam hatırlamıyorum. Münciye hanımda uzun yıllar sekreterlik yaptı, sonra başkan oldu. Beni seçmelerinde ki neden o kadar yıl yönetim kurulunda görev yapmış olmam diyebiliriz.

Sizi bu kadar aktif olmanız, kongreyi Türkiye’ye getirmeniz, SKAL üyelerinin Türk Kadını’na bakışını değiştirdi mi sizce?
Ben biraz değiştirmişizdir, uluslararası açıdan. Bizim fedarasyon başkanımızda kadındı, Deniz hanım. Hülya Aslanbaş, Dünya Başkanı oldu 2008’de. Türkiye SKAL’da aktif bir rol oynuyor, 2 tane dünya başkanı çıkardık. Birisi Salih Çene diğeri Hülya Aslanbaş. Bunlarda etken. Kadına bakışları SKAL camiası için çok değiştiğini zannetmiyorum, çünkü sürekli sahnedeyiz.

Siz 2003-2005 yılları arasında başkan oldunuz. O dönemde diğer SKAL kulüplerinde kadın başkan var mıydı?
Antalya’da ilk kadın başkanım. Hülya’yı saymalıyız, onun dışında sanırım yoktu. Benden sonra birde Çukurova SKAL’da Nesrin hanım vardı. Az, gene azınlıktayız, her zaman kadınlar azınlıkta.

Rotary’e geçelim o zaman?
Rotary’de 1994 yılında, yeni kuruluyordu. Beni de kurucu üye olarak çağırdılar. Kabul ettim. Rotary’i de çok sevdim aslında. Rotary her meslekten başarılı olmuş insanlardan kurulan uluslararası bir kuruluş. Rotary hakkında yanlış bilinen çok şey var aslında. Rotary’nin insanlığa, çevresine, herkese bir dokunuşu var. Bu dokunuşta bir yardım kuruluşu gibi değil. Ben Rotary’i sevdim, işte 94’de kuruculardan olunca yönetim kurulunda da oldum. 2000 yılında başka olacağım dedim, öyle canım istedi, uzattım biraz süreci. 2000 yılında ne olacaksa, sanki uzaydan böyle bir şey gelecek gibi, bir şey olmuyor aslında ama öyle bir imajımız vardı. Bende 2000 yılında başkan olacağım diye, çocuksu bir şey diyebileceğiniz bir şey oldu. Orada da bir ilki başlatmanın sevincini duyuyorum. 99 yılı turizmde en kötü yıllardan biri, kara yıldır. Öcalan’ın yakalandığı ve turizmin kötü olduğu, 99 krizi. Bizde Rotary’de 1 yıl başkanlık, çark sürekli dönüyor. Bir arkadaşımız golf turnuvası yapalım dedi. Golf’ün g’sinden anlamıyoruz. Ama katma değeri çok olacak bir şey. Sonuç olarak golf oynayan Rotaryenler diye bir hobi grubu var. Onu bulduk internetten. O zamanlar herkesin böyle mail adresi falan yok. Bir sponsor bulup herkese duyuru yaptık, bir golf turnuvası yapıyoruz diye. Biz bu arada ders alıyoruz falan, o da hiçbir işe yaramadı o da ayrı konu. Bizde golf bilen kimse yok bir tek Hakan Duran arkadaşımız var, şimdi Rixos’un genel müdürü. O  da National Gol Kulübü’nün müdürü. Bizi sürekli çağırıyor, öğrenin dersler veriliyor falan diye. Biz tabi dökülüyoruz ama golf turnuvası yapıyoruz. Havamızdan da geçilmiyor yani. Sonuçta biz 1500 kişiye program yolladık. Tam okyanusta balık avlama derim ben. 1500 kişiden 18 cevap geldi. O kadar kişiyle de turnuva olamıyor en az 30 kişi falan olması lazım. İstanbul’dan birisi, Antalya’dan bir oyuncu falan derken biz o rakamı bulduk ve turnuvayı gerçekleştirdik. Bunu gelenekselleştirdik, benden sonra her başkan bunu yaptı, 2006’da da Dünya Golf Turnuvası yaptık kulüp olarak, 400 kişi geldi. Biz hala golfü öğrenemedik. Hep bana açılışı yaptırıyorlar, gelenler falan hep tanıyor beni. Golf göründüğü kadar basit bir spor değil, bir de ben pek sevemedim galiba. Çok durağan ve sakinlik gerektiren bir oyun, ben canı tez bir insanım, bu bana göre değil dedim. Bu şekilde Rotaryenlik devam ediyor, 94’den bu güne 22 yıldır yani. Rotary daha aktif bir topluluk, her hafta toplantısı oluyor. Tabi her hafta olunca sürekli bir şeyler çıkıyor. Rotary çok daha farklı tabi turizmle alakası yok.

Peki TÜRSAB?
40’lı yaşlar en üretken zamanlarınız. Hem hareketli, hem birikimli zamanlar. Orada da ilginç bir anım var anlatayım. SKAL’da ve Rotary’de genel sekreterim. TÜRSAB’da da yönetime seçildim, başkan yardımcılığım vardı. Bir yere bir yazı yazıcam orada. Yazının altına genel sekreter yazmışım. O kadar çok yazışmalarım var ki SKAL ve Rotary’de, oraya da öyle yazmışım. Yani o kadar giymişim ki genel sekreterliği oraya da öyle yansımış, Allahtan yabancı yere gitmedi o belge. TÜRSAB’da 1 dönem yani 2 sene çalıştım. TÜRSAB dipsiz kuyu, iş o kadar çok ki, o kadar yükü var ki. O sene TÜRSAB’ın 20. yılını kutluyoruz. Yine biz iz bırakalım dedik. Bir orman yaptık, şimdi koskocaman bir orman var, Kurşunlu Şelalesinin orada. TÜRSAB 43. yıla geldi şimdi. Bir dönem çalıştım ve onu orada noktaladım daha fazla da gitmedim.

Gözlemlediğim kadarıyla bir lider yapınız var. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Benim yapımda var herhalde. Bir işe girdiğimde sadece dinleyici olarak kalayım diyemiyorum. Bencil yapı gibi bir şey değil bu. Güzel bir iş çıksın istiyorum. Başaralım istiyorum. Girdiğim zaman da onu yapmalıyız düşüncesi var. Devlet kurumlarında kuyruğa gireriz falan, mesela önce bir şey olduğu zaman ben giriyorum direk konuya. Bir haksızlık vardır önünüzde, ben orada hemen düzen kurmaya çalışırım. O içimden gelen bir şey benim. İnsanın kendini anlatması zor biraz, hani siz ne dersiniz bilmiyorum.

İş hayatınızı bırakırsak sosyal hayatta neler yapıyorsunuz? Antalya’da yeterince imkan var mı? Geçmişi ve şimdiyi kıyasladığınızda nasıl farklar var Antalya’da?
Çok farklı Antalya. Çocukluğumdaki Antalya ile kıyaslamıyorum zaten. Turizme ilk başladığım yıllardaki Antalya ile bugün ki Antalya arasında da dağlar var. 73 veya 74’de Talya Oteli açıldığında ilk 5 yıldızlı otelimizdi, şimdi görüyorsunuz 4 yıldızlı otel diyarı oldu. Sosyal hayatta çok farklı oldu. Şimdi yaşımızda biraz ilerledi. Spor olarak pilates yapmaya çalışıyorum. Gene Rotary ve SKAL hayatım devam ediyor. Eğer bir proje varsa destek vermeye çalışıyorum. Şimdi ofisimizde biraz canlanma yapacağız. Ben birkaç yıldır yalnızdım. Ailevi durumlardan, eşimin rahatsızlığı falan beni biraz durdurmuştu. Şimdi Fast Travel var, İstanbul’da kültür turları yapan onun acentesi olacağız. Ben zaten 5-6 yıldır kültür turları yapıyorum, kendim. Ben kendi ülkemi pek gezememiştim. Güneydoğu’ya, Karadeniz’e, Doğu’ya kültür turları yaptık. Bende katılıyorum. Çok da güzel bir rehberimiz var Selçuk Gür, arkeolog. Onunla birlikte, inanılmaz keyifli turlardı. Şimdi bunu biraz daha geliştirerek Fast Travel ile devam edeceğiz. Aynı zamanda bir fuarcılık firması ile Agoras, Mehmet bey ile de bu ofiste beraber olacağız. O yapılanma çok yakında olacak. Bunun yanında işte piyano çalışmaya, çalışıyorum. Zaten ortaokul ve lise hayatımda çalışmalarım vardı, aradan uzun aman geçince unutuyorsunuz ve küsüyorsunuz. 50 yaşımdan sonra tekrar kendime hediye olarak ders almaya başladım. Bunun dışında seyahat ediyorum. Oğlum, torunum ve gelinim Amerika’da. Senede bir defa falan onları ziyaret ediyorum. Seyahati çok seviyorum, SKAL’ın kongrelerini çok seviyorum, bir hayli gezdik onunla. SKAL’ın kongreleri sayesinden Brezilya, Rio’dan tutun Monreale, Kanada, Tayland, Hindistan, Güney Afrika baya bir gezdik. Ama kendimi ülkemi çok gezememiştim, içimde kalmıştı. Onu da son yıllarda yapıyorum, daha çok var gezemediğim yer ama işte ortalık biraz durulsun onu da isterim. Aynı zamanda rehberim ben, rehberlik brövesi de aldım. Ama rehberliği çok birebir yapmadım. Turizme başlarken, hiç bir şey bilmiyorum bari rehber olayım dedim. Kurslara falan gittim, hatta Gaye Doğanoğlu ile orada tanıştık. Daha sonra Almanca kurslarına gittim, şimdi baya unuttum ama. Öğrenme aşkı bende hep var, hep öğrenmek istiyorum. Teknolojik yenilik görmek çok heyecanlandırıyor beni. Aynı zamanda arkeoloji de çok heyecanlandırıyor beni. Bir yere gittiğimde alışveriş olursa da çok güzel olur. Bunlar özel yaşamımda sevdiğim şeyler.

Peki Antalya’nın yaşam kalitesini nasıl buluyorsunuz?
Vallahi gayet güzel buluyorum. Eskiden ne kafe vardı, ne başka bir şey. Şimdi arkadaşlarla hemen whatsapp’dan organize olup hadi Big Chefs’de yemek yiyelim veya şurada bir kahve içelim. O kadar güzel mekanlar var ki, çok çok seviyorum. Eskiden yoktu bunlar, çok sınırlıydı. Şimdi çok güzel mekanlar var, bunlar çok güzel gelişmeler. Antalya evet betonlaştı bir yandan, oralara hiç girmek istemiyorum. Oralar benim hakikatten yaram cidden, çok kötü görünüyor. Ama öte yandan şu sahil bantları, kafeler, rastorantlar falan rahat ve güzel bir şehir oldu. O açıdan şikayetçi değilim.

Peki son sorularımıza geliyorum artık ben. Antalya Kadın Müzesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Harika bir fikir, meğer varmış ben bilmiyordum. Ben ilk zannettim Antalya Kadın Müzesini. Antalya’da ilk ama başka şehirde varmış. Nizamettin Şen kardeşim her zaman çok yenilikçi ve yaratıcı fikirler yapar, ben biliyorum. Çok güzel bir düşünce, geçen gün de bu Jale İnan Ödül Töreni’ne katıldım. Çok gurur duydum, çok güzel bir törendi. Ama orayı hemen eleştireceğim sizi, oturma düzeni de yapmalıydınız. Muhteşem misafirler, konuşmacıların hepsi harika ama bittik. Sonunda arp geldi mesela ama ben duramadım. Güzel bir programdı, ödül töreni. Kadın Müzesini çok ilginç buluyorum. Güzel bir şey bu, hatta çocuklara söyledim, müzelik mi oldun diye de gırgır geçtiler. Sanal müze kavramı da enteresan, çağımızın doğurduğu, teknolojinin getirdiği imkanlar diyelim. Güzel bir girişim.

Son zamanlarda Türkiye’de kadına karşı davranışları göz önüne alırsak, Antalya Kadın Müzesi ve diğer müzelerin bir fark yaratabileceğine inanıyor musunuz?
Tabii ki düşünüyorum. Şimdi öyle bir idare altındayız ki, hiç hoşnut değilim ben bundan, bunu açık ve net söyleyebiliriz, hiç çekinmem. Hiç mutlu değilim o açıdan. Böyle baktığınız zaman da sanal kadın müzesi, kadınların her türlü ön plana çıkarıldığı, haklarının korunduğu, çocuk gelinlerin önlendiği platformlar, aktiviteler, projeler vs. ben hepsine canı yürekten desteklerim. Çünkü mevcut yönetimin bazı, bağnaz kafaları kadını başka şekilde görüyor, bu bir gerçek. Bunu yıkabildiğimiz ölçüde başarılı oluruz ve uğraşmalıyız. Bu tabi upuzun bir konu, buraya sığmaz ve hoşta olmaz. Ama yaralıyım yani o konuda. 9 yaşında gelin yapıyorlar ya veya kadın boşanmak istiyor, adam geliyor iki kaşın ortasından vuruyor. İki gün sonrada iyi halden çıkıyor. Yani bunlar nasıl düzelecek, hukuk sistemi solmuş vaziyette.
 
 
ASUMAN TARIMAN