CRİSTİANE ALAETTİNOĞLU – FİLİZ ATEŞ
Görüntülenme: 997

CRİSTİANE ALAETTİNOĞLU – FİLİZ ATEŞ

YALOS TASARIM ATÖLYESİNİN İKİ RUHU
Söyleşiyi Gerçekleştiren: Ebru Nalân Sülün
Yer: Yalos Sanat Galerisi
Tarih: 04 Ağustos 2016

Galeri

Söyleşi

Bugün Antalya Kadın Müzesi için Yalos Tasarım Atölyesinin iki ruhu Cristiane Alaettinoğlu ve Filiz Ateş ile birlikteyiz. Öncelikle biraz kendinizden bahsetmenizi isteyeceğim. Eğitiminiz? Sizi buraya getiren nedenler? Sonrada sizin nasıl bir araya geldiğinizden bahsedeceğiz.

Cristiane : Benim hikâyem klasik bir hikâye aslında. 1965’de Almanya’da doğdum. Bir gün, 1989’da tatile gelmişim buraya, biriyle tanışmışım. Âşık olduk. Önce Almanya’daki eğitimi bitirip, 6 sene sonra 1995’de buraya geldim ve bir daha gitmedim. Gözlükçüyüm. Sonradan optimetris olarak okulu bitirdim. Buraya gelmeden bitirmek istiyordum yani elimde bir şey olsun diye. Ne olur, ne olmaz diye. Geri dönüş olabilir mi? O zaman her şey hazır olsun diye okulu bitirdim.

Alanya’ya hangi yıl geldiniz?

Cristiane : İlk olarak 89’da eşimle tanıştım, 6 sene git gel, git gel. O zaman başladım eğitime, onunla tanıştıktan sonra. O da bana bir gaz verdi zaten. Daha önce bir gün yaparım diye düşünüyordum. Ama böyle bir şey olunca yapmam lazım dedim. Ondan sonra 3 senede bitirdim, sonra Almanya’da, kontak lens için izin almam gerekiyordu, bir çalışma süresi vardı. Ondan sonra geldim.

Peki, buraya geldikten sonra neler yaptınız?

Cristiane: Buraya geldim 95’de, 96’da bizim apart otelde çalışmaya başladım, müdür olarak sözde ama resepsiyonist. Küçük bir apart oteldi, 30 odalık. Yani orada 10 sene çalıştım. Sadece sezonda tabi, kışın boştum. Yazın 12-15 saat çalışıyorsun ama kışın tamamen boş. Ondan sonra elle bir şeyler yapmam gerek diyordum. Çünkü hep el işi yapıyordum yani eskiden, lisedeyken takı yapıyordum mesela. Ondan sonra biz apart oteli kiraya verdik. Boşta kaldım, o sene Yalos başladı. Biz daha önce tanıştık da, ben de o zaman başladım toplamaya. Alanya’da bir festival oluyordu her sene Mayıs’ta Turizm Kültür Sanat Festivali. Ben öyle etkinlikleri çok severim. Biz orada bir stant açalım dedim. Ee yani tamam açalım, zorla yani stant verdiler belediyeden.

Filiz: Emin olamadılar açıkçası arkasını getirebileceğimizden.

Cristiane: Ama bayağı başarılı oldu.

Siz o standı ikiniz açmıştınız, yıl kaçtı?
Cristiane: 2006

Peki size döneyim Filiz Hanım. Bu aşamaya kadar yani 2006’ya kadar olan kısımla ilgili kısaca kendinizle ilgili ne söyleyebilirsiniz?

Filiz: Ben İstanbulluyum. Gerçi Almanya’da doğdum ama küçük yaşta, 3 yaşında tekrar İstanbul’a dönmüş ailem. İstanbul Erkek Lisesini bitirdim. Germanistik okudum, Alman Dili ve Edebiyatı. Ama hiç öğretmenlik yapmadım. Rehber oldum o arada, rehberlik yapmaya başladım ama çok sevmedim. Sonra bir ara sinema, Reha Erdem ile birlikte, o zaman reklam filmleri çeken bir prodüksiyon firmasında çalıştım, 2 sene kadar. Sonra buraya geldim. Ben de aşk için diyebilirim.

Hangi yıl?

Filiz: 1997’de geldim. Eşim burada çalışıyordu. O da İstanbullu. Aynı okuldanız, eskiden tanıştığım bir insandı. Bende buraya geldim. İlk sene ne yapacağımı bende şaşırdım, rehberlik yaptım. Kokart rehberlik, her zaman çok sevmeden yaptığım bir işti. Bu arada ben hep bir şeyler toplarım, senelerdir, çocukluğumdan beri. Hep benimle bir seyahat ederler yani. Gene burada kıyılarda topladığım tahtalar vardı. Evde bir ayna vardı, çerçevesi çok iğrençti onu değiştirmek istedim falan. Şunlardan başlayım dedim. Sonra bi tane abajur vardı, buna bir ayak lazım şuradan. İşte topladıklarımı da kasa kasa balkonda tutuyordum. Komşular mantar yetiştiriyorum zannetmişler. Onları tasnif ediyorum, düzenliyorum falan. Sonra git gide onu bunu yapmaya başlayınca valla kaç senesiydi hatırlamıyorum ama 98-99 olabilir İstanbul’da hediyelik eşya fuarında bir stant açtım. Sonra Ankara’da Cam Piramit’te öyle bir stant açtım, fuar çerçevesinde. Ama hani bu o kadar bir şey. Bir senelik bir şey çalışıyorsunuz. Sonra orada beğendirmeye çalışıyorsunuz, sergilemeye çalışıyorsunuz falan. Ama çok amatör çerçevede oldu yani. O arada Cristiane ile tanışıyoruz. Allahtan, o hadi yapalım bir şeyler dedi. Ben evin bir köşesinde, salonunda daha doğrusu dolabım var, balkonda kasa kasa tahtalarım var, git gide yayılıyorum falan. Eve sığmaz oluyorum falan, sonra bir ara taşındık ben, onun çatısında bir odamız vardı, orada yapmaya başladım, çok sıcak oldu falan. İşte sonunda büyüttük yani, bu atölyeyi açtık yani, sığamadık.

Ne zaman açtınız bu atölyeyi?

Cristiane: 2007’de olması gerekiyor, 9 sene oldu.

Peki, öncesiyle bu atölyeyi açtığınız zaman arasında bir farklılık oldu mu yani, daha profesyonel fuarlara gittiniz mi yine ya da başka ne tür etkinlikle oldu?

Filiz: Yani daha çok buradaki Alanya Uluslararası Turizm ve Sanat Festivaline…

Cristiane: Bodrum’da bir sergi açtık mesela, İzmir’de bir tasarım haftası vardı oraya katıldık. İstanbul’da Galata Tasarım Haftasına katıldık.

Sonuçta da, kendinizi Alanya’dan çıkarıp ulusal bazda da görünür hale getirdiniz.

Filiz: Valla, biz o zaman bunu yapmaya başladığımızda, gerçekten iddia ediyorum, dünyada tektik yani. Yani bir isim adı altında, Yalos’u alma anlamında da tektik. Bu malzemeyle bu şekilde çalışan insanlar olarak da tektik. İnsanlar bu malzemeyle bir şeyler yapmış. Kesmişler, biçmişler, yontmuşlar. Bizdeki en önemli fark, biz olduğu gibi kullandık. Yani hiçbir zaman kaş yapayım, göz yapayım, yapmadık yani. Kısaltmadık, olduğu biçimle bir araya getirerek yaptık yani. Yaptığımız her şeyde, orijinal rengini, biçimini koruyarak. Sadece birleştirmek için bir müdahalede bulunduk. Delmek, bağlamak öyle bir şey.

Yalos kelimesinden bahsedelim biraz. Yalos nedir? Neden Yalos diyoruz biz bu tasarımın adına?

Cristiane: Türkçe’de bu malzemeye bir isim yok, kelime yok yani. Ne biliyim İngilizce’de driftwood dediğimizde herkes biliyor. Ama Türkiye’de nedir? Alanyalılar buna yalos ismini vermiş. Mesela başka yerlerde Türkiye’de, Karadeniz’de kargalak derler, çatuk derler. Gazipaşa, 50km uzaklıkta helik diyorlarmış. Çok ilginç yani, çünkü kelime yok.

Yunancada da sahil, kıyı anlamındaymış sanırım.

Filiz: Yalı kelimesi de oradan geliyor zaten, sahilde anlamında. Ama Yunanca’da da şimdiye kadar bizim öğrenebildiğimiz kadarıyla böyle bir kelime yok. Bizdeki gibi belki onlarında yöresel kelimeleri var ama ortak kullandıkları bu driftwood anlamına gelecek bir kelime yokmuş. Ama burada yalloz hatta yelloz gibi telaffuzu bile var ve bu özellikle küçük parçalar için, değersiz anlamına geliyor bir yandan. Bir yaşlı bey gelmişti bize, standa. Hayat her zaman kütük, kereste getirmez, bazen de yallozla idare etmeyi bilmek lazım, demişti. Yalloz yani gelen çöp, süt pişirmek için kullanılan işte yemek pişirmek için kullanılan, yani küçük değersiz, hemen atılacak hatta taşınmayacak bir malzeme aslında.

Cristiane: Hatta iyi durumda olduklarını göstermek için; Biz hayatta hiç yalloz toplamadık, derler.

Filiz: İyiydi durumumuz demek. Biz çöpten aslında bir şeyler yaptık. Çer çöp yani. Zaten adını da çer çöp zanaatı diye koyduk.

Peki, bu tasarım ruhunuzda ilham aldığınız şeyler nedir? Biraz tasarım ruhunuzdan konuşabiliriz.

Filiz: Tahta çok büyüleyici bir şey, bu tahtalar ikimiz için de öyle. Zaten çok büyülendiğim için topladığım bir şey olduğu için. Zaten onların hepsi benim için bir çeşit mücevher gibi. Mesela bazı parçalar var, yıllardır saklıyoruz onları. Mücevherlerimle aynı kategoride görüyorum onları. Çünkü müthiş işlenmiş şeyler. Biraz düşündüğümüz zaman, dağların tepesinden aşağıya inene kadar neler yaşamışlar yani, neler geçirmişler. Sudan, denizden, tuzdan, güneşten bir etki var üstlerinde ve taklit edilmesi çok zor şeyler. Bir eşinin olma ihtimali yok. Bu mesela çok etkileyici ve kabaca evet balık yapalım, yelken yapalım gibi bir genel formu benzetmek dışında, bir takım heykellerimiz var oradaki suratlar kendileri yani, biz bir şey yapmıyoruz. Dolayısıyla biz tahtayı elimize alıyoruz. O tahta bize ne ilham ederse onu yapıyoruz. Bugün ben biraz balık yapayım, çok zor oluyor. Bugün biraz kadın heykeli yapayım olmuyor mesela.

Cristiane: Kesinlikle başka bir şey çıkıyor.

Peki, iki bayan tasarımcı olarak Alanya’dasınız. Kadınlığa biraz gönderme yapmak gerekirse, hiç zorluk yaşadınız mı? Yani siz (Cristiane) Türkiye’ye geldikten sonra, siz (Filiz) Alanya’da bulundunuz, Antalya’dasınız. Herhangi anlatacağınız bir deneyiminiz var mı?

Cristiane: Bu soruyu çok soruyorlar bana. Hayır, ben hiç zorluk çekmedim. Gerçekten eşimin ailesine borçluyum. Eşim bayağı zorluk çekmiş ama ben ondan sonra geldim ve hiçbir zorluk çekmedim. Burada eşimle beraber yaşamak istiyordum, bir şekilde buraya alışmam gerekiyordu, kültürlere adapte olmam gerekiyordu. Türkçe öğrenmem gerekiyordu mesela, yani olmazsa olmaz. Ben birçok yabancı görüyorum, hiç adapte olmuyorlar, olamıyorlar ve bir süre sonra tabi ki dönüyorlar.

Almanya ve Türkiye’yi karşılaştırmak gerekirse, Türkiye’ye dair ne söylemek istersiniz?

Cristiane: 2 sene oldu, ben Almanya’daki hayatı unuttum. Bazen gidiyorum Almanya’ya bakıyorum, böyle mi yaşadım yani diye düşünüyorum. Benim için bir geri dönüş çok zor olacak. Mesela burada, benim eşim Alanyalı, bir sürü akrabalar falan var. Düğünlerde, cenazelerde kültürel şeyler var. Ben bunlara değişik bakıyorum, çünkü Almanya’da öyle bir şey yok. Bunlara katılmak zorundayım. Yani ben bu grubun içindeysem, bunlara katılmak zorundayım. Ama zorluk yani illa oraya gideceksin falan kimse bana böyle şeyler demedi. Eşimde öyle, mesela o benden daha Alman, titizliğine falan. Ben buraya Almanya’dan kaçmak için geldim. Eşim de öyle çıktı. Ama sağ olsun sonsuz destek veriyor gerçekten.

Şimdi Yalos’tan ve kadın olmaktan söz etmek gerekirse, Yalos’un kendisi zorluklara elde edilebilecek bir malzeme. Bir kadın olarak bu malzemeleri nasıl elde ediyorsunuz? Deniz kenarından mı? Göl kenarından mı? Toplarken iki bayan olarak deneyimleriniz nelerdir?

Filiz: Vallahi bizim en çok sıkıntı çektiğimiz şey toplamak. Öncelikle bazen cesaret edemiyoruz bu ıssız kumsallara. Kadın olmanın öyle bir dezavantajı var. Beylerimiz de her zaman bize yardım etmiyorlar. Sabahları çok erkenden ya da fırtına sonrası insanlar bunları yakacak olarak kullandıkları için baya bir paylaşım savaşı oluyor kumsalda. Bazen çok kısa bir an, bazen dalga alıp geri götürüyor. Dolayısıyla hemen çıkar çıkmaz toplamak gerekiyor. Orada biz bazen ürkerek gidiyoruz. Şimdiye kadar Allahtan kötü bir şey gelmedi. Bazen turist kadınlara yapılanlar gibi yaklaşıyorlar, sonra biz Türk’üz diyince hemen şey yapıyorlar. Bir kere, yaptığımız şeylerin fotoğraflarını çekmek için kumsala gittik, çok erken bir saatte. Deniz arka planda olsun falan diye, yere bir kilim atıp, onun üzerine yatıp öyle çekiyoruz. Bir tane adam geldi. Biraz etrafımızda dolanıyor böyle, anlamıyor ne yapıyoruz. Üçayak, kamera falan. Yaptığımız şeyleri görmüyor adam. Sadece bizim hareketlerimizi, üçayağı ve kamerayı görüyor. En sonunda şey dedi; Siz ne yapıyorsunuz, denizin dibini mi görüntülüyorsunuz? Biz oraya kocaman yelkenliler falan koymuşuz ama görmüyor onu. Merak ediyor bazen de insanlar. Bu işinize yarar mı diye getirip hediye edenler var.

Cristiane: Bazen torba torba bizim kapının önünde duruyor, kim getirdi bilmiyoruz.

Bu ahşabın rengi farklı, dokusu farklı, deniz kenarında mı daha iyileri var? Yoksa göl kenarında mı?

Filiz: Malzeme dağlardan, ormanlarda, dereler vasıtasıyla denizlere taşınıyor. Tabi ki dere kenarlarında da, göl kenarlarında da bu malzemelerden var. Fakat için en kıymetlisi, denize kadar ulaşmış, denizde epeyce yıpranmış ve son halini almış olanlar. Mesela göl kenarında tatlı suda uzun süre kalmış tahtalar, kararabiliyor, kurtlanabiliyor, çürüyebiliyor. Yani tuz ve güneşle pişmiş olması gerekiyor. Aslında insanlar toplamasa, o biraz daha gidip gelse, müthiş şeyler çıkabilir. Yolda kırılarak gidip gelenlerin bazen o yıpranma sürecine izin verilmeden topluyoruz biz. Yani bizim için kıymetli olan uzun süre denize girip çıkıp tekrar yıpranması, pişmesi. Onlar kemikleşiyor, gerçekten ne kurt girebiliyor, ne başka bir şey. Biz onlara hiçbir şey yapmıyoruz. Sadece bazen, o kuruluktan korumak için balmumu bazlı doğal bir cila sürüyoruz. Başka hiçbir şey yapmıyoruz, çünkü o kadar sağlam oluyorlar.

İnsanlar poşetlerle getiriyorlar dediniz ya, bunların hepsi kullanılabilir mi sizin için?  Her materyal sizin tasarımlarınıza misafir olabilir mi? Eklenecek her materyalin doğal olması şart mı? Plastik olur mu mesela?

Filiz: Değil aslında, biz deniz kenarından buluyorsak eğer. Mesela şişe kapağı olabiliyor.

Denizin size sunduğu her şeyi kabul ediyorsunuz yani.
Filiz: Yani doğanın işlemiş, biçimlendirmiş olduğu her şeyi çok seviyoruz. Öyle demek daha doğru olur. İnsan eli değişmiş, insan tarafından kesilmiş, orası burası parçalanmış tahta parçaları da çok güzel oluyor. Sunta parçaları bile çok güzel oluyor. Doğanın fabrikasından çıkmış olanlar çok etkileyici yani.

Peki, Yalos’la ilgili geleceğe dönük planlarınız nelerdir? Bir ütopyanız var mı? Bunları taşımak istediğiniz bir mecra, bir platform veya başka bir şey var mı? Mesela Antalya’da da bir atölye açmayı planlar mısınız? İnsan yetiştirmeyi düşünüyor musunuz?

Cristiane: Workshop yaptık yani, okullarda falan, engelli merkezinde, buraya da misafir geliyor. Geçenlerde iki çocuk geldi buraya da. Onlarla da workshop yaptık. Antalya’da bir atölye açmayı düşünmüyoruz, çünkü çok uzak yani. Alanya’da yaşıyoruz sonuçta. Bu iş ne zaman ticariye dönüyorsa, o zaman bozuluyor. O zaman sadece ticari gözüyle bakıyorsunuz. Nasıl para kazanabilirim diye bakıyorsun. O zaman ilhamın kayboluyor. Yani daha farklı bir şey çıkıyor.

Şimdi daha organik bakıyorsunuz.

Cristiane – Bir de şey diyim, Allahtan yani biz ikimizde ekmek yemek zorunda değiliz. Gerçekten sadece bir hobi ve biz bunu seviyoruz. Satmayı da istemiyoruz, üretmeyi seviyoruz. Bakın mesela burada, bu vitrinler kesinlikle buradan çıkmaz yani. Kesinlikle ne kadar para verirsen ver. Benim gözümde çıkmaz. Tamam, tek tük şeyler, Alanya Belediyesi için küçük şeyler yaptık, hediyeler. Öyle bir şey tamam. Alanya’nın tanıtımında bir katkımız oluyor. Ama gidip de, başka bir şey yapmak ya da büyütmeyi düşünmüyorum ben. Kolay bir işte değil, kolum ağrıyor, omzum ağrıyor, her gün başka bir yerim ağrıyor, belli bir yaştan sonra. Olmuyor yani, tamamen zevkle bağlı, zevkli bir şey.

Peki, Antalya Kadın Müzesi’ne gelmek gerekirse, Antalya Kadın Müzesi’ni daha önce duymuş muydunuz, böyle bir oluşumu? Yoksa biz sizinle iletişime geçtiğimizde mi öğrendiniz? Farkındalığınız var mıydı? Varsa eğer böyle bir oluşumla ilgili ne düşünüyorsunuz? Antalya’ya dair böyle bir müze oluşumuyla ilgili fikirleriniz nelerdir?

Filiz: Ben duymamıştım doğrusu. Ama sonradan baktığımda, bilen insanlar, giden insanlar olduğunu gördüm. Ortak ahbaplarımız olduğunu da öğrendim. Muhakkak ki çok iyi bir şey. Sonuçta yani, biz hakikaten burada iki kadın olarak şey yapmaya çalışıyoruz. Yani tamamen zorluksuz bir şey değildi bu ama eşlerimiz bu konuda çok yardımcı olduğu için aslında bir takım kolaylıklar yaşadık. Ama eşleri yardımcı olmayan insanlar da, kadınlar da var. Onlarda muhtemelen daha fazla problem yaşayarak istediklerini yapabiliyorlar. Biz çok şanslıyız, çok zorluk çekmeden. Böyle insanların desteklenmesi, gerçekten çok iyi bir şey yapıyorsunuz yani

Cristiane: Kesinlikle iyi bir şey. Bende aynı şekilde düşünüyorum. Bayağıda görüyorum bazı kişiler zorluk çekiyorlar yani evde yapamıyorlar bir şekilde başka birinin evinde bir takım şeyler yapmaya çalışıyorlar. Çünkü eşi destek vermeyince, bir de parasız kalınca, destek çok önemli. Biz nasıl Alanya Belediyesinden destek gördüysek ilk başta, başladığımızda, ondan da esas, biz devam ettik. Gerçekten beğenildi ve onlar destek verdi, gaz verdiler. Götürdüler bizi orada bir sergi atık mesela. Böyle bir motivasyon her zaman çok gerekiyor.

Global paydaşlarınız var mı? Bu şekilde tasarım yapan dünyanın herhangi bir yerlerinde birileri var mı? Bir araya getirip oluşturduğunuz bir platform var mı?

Cristiane: Çok var dünyada artık bunu yapan. Bir de bir şekilde bizi buluyorlar. Çok fazla e-mailler geliyor, kontaklar geliyor. Bir tane bayan var. Hamburg’da oturuyor. Ta Hamburg’dan buraya geldi bizimle tanışmak için. Kendisi de yapıyor, çok güzel şeyler yapıyor. Boyayarak yapıyor daha doğrusu. Ama illa bizimle tanışmak istiyorlar. Çok ta güzel bir ortam oldu. Türkiye’ye bizimle tanışmak için aynı zamanda tahta toplamak için. Buradaki tahtalar gerçekten bambaşka bir şey yani. Dünyanın hiçbir yerinde böyle tahtalar görmedim yani. Karadeniz’de bir, Filyos’ta, çok şeker bir amca yani. O da yapıyor, o da boyuyor. Benden hep fikir soruyor. Bu nasıl, buna ben bunu yaptım, nasıl acaba? En son onun röportajı Pegasus’un aylık dergisi varya orada çıkmış onun röportajı, çok sevindim, onu bulmuşlar.

Bir paydaşlıkta oluşturmuşsunuz yani.

Filiz: Oluyor yani. İlk başta daha da çoktu yani. Baya dünyanın çeşitli yerlerinden yazışmalarımız oldu. Biz Kanada’ya bir heykel gönderdik, Japonya’ya gönderdik. İnternet ortamında özellikle driftwood’da çıkan en güzel heykel resimleri bize ait. Gerçekten, yani biraz dediğim gibi herkes bu malzemeyle bir şeyler yapıyor. Ama hep bu netlikte değil diyim ben size.

Siz doğallığını çok koruyarak ilerlemişsiniz. Yani boya yok, kesme falan yok.

Filiz: Bir de tahtalar güzel. Tahtalar kendini burada çok güneş ve yağmur üstüne fırtına. Çok çabuk kuruması çok önemli. Reçineli tahtalar, iyi tahtalar geliyor. Onlar çok önemli. Gerçekten ben Kanada’da Yeni Zelanda’da, oralarda getirebildiğim çok az küçük parça var. Çok harika büyük kütükler, hiç ellenmiyor. Bu güzellikte değiller yani. Bu incelikte değiller diyim daha doğrusu.

Her ahşabın ayrı bir kimliği var sanırım.

Filiz: Kimliği var, hikâyesi var. Mesela küpe yapmak imkânsız, çünkü yok. Yani böyle bir şey.

Peki, son olarak Kadın Müzesiyle ilgili, kadın olmakla ilgili birer cümle alalım sizden. Türkiye’de kadın olmak, ayrıca bu dünyada, evrende de kadın olmakla ilgili.

Cristiane: Çok zor benim için çok zor. Çünkü yani ben böyle de düşünmedim yani. Tamam, ben insanım en sonunda, kadın olarak tabi ki zorluk çekiyorum bir şekilde ama bu ben çok farkında değilim yani. O herhalde yerleşmiş içimde, yani bana ters gelmiyor aslında. Çünkü dediğim gibi çok zorluk çekmiyorum. Ama görüyorum, mesela bazı kişiler görüyorum acayip zorluk çekiyorlar. Onlara üzülüyorum. Kendime gelince yani ben öyle bir şey yaşamıyorum.

Filiz: Ben bütün kadınlara dik durmalarını öneriyorum. Dik durmalarını tavsiye ediyorum. Kafalarını eğmemeleri gerekiyor. Çünkü kafasını eğerse vuracak adam çok var. Biz şanslıyız kafamıza vuran olmadı. Ama olmayacak anlamına gelmediğini de biliyorum.

 
CRİSTİANE ALAETTİNOĞLU – FİLİZ ATEŞ