ÇİÇEK AKBAŞ
Görüntülenme: 158

ÇİÇEK AKBAŞ

ANTALYA’NIN İLK KADIN DOĞUM HEKİMİ
Söyleşiyi Gerçekleştiren: Yeliz Gül Ege
Yer: Akra Otel
Tarih: 08.02.2017

Galeri

Söyleşi

Hoş geldiniz Çiçek Hanım, doğduğunuz yıllardan başlayalım. Nasıl bir çocukluk geçirdi Çiçek?
Kars’ta doğdum. Kars’ı pek hatırlamıyorum, oradan hatırladığım tek şey kar. Bir de dışarıdan geçen uçaklar bizi görmesin diye, pencerelere takılan kalın perdeler ve mavi projektör ışıkları. Bir de sobalarda yanan, tezek denen, kapkara şeyler. Başka pek bir şey hatırlamıyorum. 4 yaşında oradan ayrılmışız. Öğretmen olduğu için annem ve babam Manisa’nın, Turgutlu kasabasına, Gökkaya köyüne tayin olmuşlar. Köy çok güzel, yemyeşil bir köy, küçük. Tek bir okul var, iki sınıf var. Birinde annem 1-2-3 sınıfları okutuyor, diğerinde babam 4 ile 5’i okutuyor. Ama bu 1-2-3 sınıf, aynı anda tek öğretmenle ders görüyorlar. Biz 8 kardeş, yürümeye başladığımızdan beri annemle beraber sınıfa giriyoruz, en ön sıra, siyah önlük, beyaz yaka ders dinliyoruz. Ama çok mutlu bir çocukluğum geçti, oradaki hayatımı arkadaşlarımı hiç unutmuyorum. İlkokulu orada bitiriyorum. İlkokulu bitirdikten sonra, ortaokul olmadığı için babam Turgutlu’ya tayini istiyor ama Turgutlu yerine Ahmetli’ye verince tayini devlet, beni yatılı bir okula yatırıyorlar. İzmir Kız Lisesi. O zaman İzmir, bugün ki İzmir gibi değil. Kordon çok güzel, 2 katlı taş evler, ahşap cumbalar. Kordon boyu enteresan, ben ilk defa denizi İzmir’de görüyorum. Arabalar az, fakat yollar fayton dolu. Siyah, körüklü çok güzel faytonlar. İzmir Kız Lisesine gittiğim zaman, duvarlar taş duvarlar ve yüksek bir bina. Şaşırıyorum, burası nasıl bir yer, kale gibi diyorum, korkuyorum. Annemin ellerine sarılıyorum, annem bana burayı seveceksin diyor ve beni okula bırakıyor. O günleri kitabımda çok güzel anlatmaya çalışıyorum. Liseyi, İzmir Kız Lisesinde bitiyorum. İzmir Kız Lisesinden mezun olduğum zaman, Ege Üniversitesinin 2. yılı. Tıp ve Ziraat açılmış, fenden pekiyi ile mezun olanları da imtihansız alıyorlar. Oraya müracaatımı yapıyorum ama güzel resim yaptığım için hocalarım ressam ol diyor. Bende istiyorum. Babama söylüyorum, babam istersen ressam ol sende diyor. Nereye istiyorsan, sen çalışkansın, yaparsın, diyor. O zaman ben kalkıp İstanbul’a gidiyorum, güzel sanatların mülakatına giriyorum, kazanıyorum ve başlıyorum. Orada resimlerimi hocalarımda beğeniyor ama 3 aydan fazla dayanamadım. İstanbul’da yaşamak çok zor geldi o devirde. Ege Üniversitesi Rektörlüğüne bir mektup yazdık. Kaydım silinmemiş, gelipte FKV’nin imtihanını verirsem sene kaybım olmadan tıbbiyeye başlayacağım söylendi. Bunun üzerine sevinç içinde İzmir’e döndüm. Bornova’da kendime bir yer aradım. O zaman ki Bornova’da, bugün ki Bornova gibi değil.

Bir kadının, bir kız çocuğunun böyle bir hareketi kolay mıydı o yıllarda?
Şimdi bir kadının hareketi deyince ben sadece okul içini hatırlıyorum ama annemden size örnek verebilirim. Annem köy hayatında, köylülerle çok kaynaşmış ve oradaki insanları çok seven bir insandı. Okuma-yazma bilmeyen bütün köy halkını toplar, isteyene okuma-yazma öğretir, isteyene gazete okur, isteyene kitap okur ve onları aydınlatmaya çalışırdı. Biz oradan ayrılırken bütün arkamızdan ağladı. Sonra İzmir’de de hocalarımı hatırlıyorum. Bizi birazcık kapalı yetiştirdiler. Etekler mesela annemin yanında olduğumuz gibi kısa etek giyemiyorduk. Dizlerimizden bir karış uzun önlüklerimiz vardı. Siyah bağcıklı ayakkabı, siyah fitilli çoraplar. Yolda gezerken sıra olarak bizi sinemalara götürürlerdi. Etrafa bakmayalım diye yasak da koymuşlardı. Öyle bir okul dönemi geçti lisede. Ama hocalarımızın hepsi bizi çok iyi yetiştirdi. Fen şubesinde 6-Fen’de 27 kişiydik, hepimizde üniversiteyi kazandık ve üniversiteye girdik o yıl. Arkadaşlarımın çoğu benim gibi İzmir’de olduğu için Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Türkiye’nin her yerine dağıldılar ve örnek doktorlar oldular.

Siz Türkiye’nin aydınlık yıllarına şahit olmuş bir kadınsınız, çok şanslısınız. Ailenizin de desteği her zaman olmuş. En iyi yıllarda en güzel şekilde yaşamışsınız.
Evet, 8 kardeşiz, hepimizde üniversite bitirdik. Türkiye’nin her yerinde varız biz. Arkadaşlarım mesela, kız lisesini düşünüyorum. Arkadaşlarımın çoğu yatılıydı. Yatılı olanlar mesela köylerden gelenler vardı. Köylerde okumamış insanların çocukları imtihana girdiler bizimle birlikte üniversitelere gittiler. Yani bir okuma seferberliği vardı. Bunu devlet yapıyordu, öğretmenler yapıyordu. Köylerde okullar vardı, taşımalı eğitim yoktu. Her köyde küçük de olsa bir okul vardı. Köye gelen öğretmenlerde köylüyü de eğitiyorlardı. Onun faydası çoktur. Tıp fakültesinden bahsedeyim biraz.

Bu arada anneniz öğretmen olduğu için sormak istiyorum. Annenizin Atatürk ile karşılaşma gibi bir durumu olmuş mu?
Küçükken görmüş, bize hep onu söylerdi ve anlatırken de ağlardı. Mesela annem sınıfında Atatürk’ün ölüm yıldönümü, Cumhuriyet Bayramı, 23 Nisan Bayramında bütün talebelere şiirler okutur, şarkılar söyletir ve Atatürk’ün hayatını anlatırken sınıfta ağlardı. O kadar büyük bir sevgi vardı.

Sizin de doğum gününüz 4 Kasım 1938. Gerçek doğum gününüz mü?
Evet gerçek doğum günüm ve ben 7 aylık doğmuşum ona yetişmişim. Prematüre doğmuşum, babam askermiş, annem bir defter kağıdına yatırmış benim kalıbımı çıkarmış, ellerimi, ayaklarımı. Babama yollamış. Hala bende durur o mesela.

Evet, üniversite yıllarına geri dönebiliriz.
Üniversitede kız lisesinden gelen arkadaşlarım çoktu ama dışardan gelenler de vardı.

Karma okullarda var mıydı o zaman Çiçek Hanım? Yoksa kız erkek ayrı mıydı?
Karma okul çoktu. Sadece yatılı okumak isteyenleri kız lisesine götürüyorlardı. Yatılı karma okul yoktu. Bende yani annemlerin yaşadığı yerden uzak bir yerdeydim. Tıp Fakültesine gitmek için Bornova’ya gittiğimde şok olmuştum. İstanbul’daki hayatı görmüştüm ama Bornova köy gibiydi. Küçücük bir yer 2 katlı ev yok bile, ahşap evler, büyük duvarlı evler. Ecnebiler çoktu. Orasını da zaten çok iyi tarif ediyorum kitabımda. Üniversitenin hastanesi de yoktu. Eski ziraat mektebini fakülte yapmışlardı ama derslere sınıf bulursak, bir amfi vardı, amfide ders görüyorduk. Sınıf bulursak ziraatlarla birleşerek ders yapıyorduk. Yahut ikinci sınıflar, birinci sınıflar karma ders yapıyorduk. Hastane eğitimimizi de İzmir Devlet Hastanesi, Alsancak Çocuk Hastanesi, Tepecik Göğüs Hastanesi, Üroloji Hastanesi, Nörolojiyi de Manisa Akıl Hastanesinde giderek yapıyorduk. Yani yokluk içindeydi. Hocalar geliyordu, gelmiyordu. Kitap yoktu, teksirler tutuyorduk veya teksirler alıyorduk. Bu şekilde fakülte bitti ama çok iyi yetiştik. Türkiye’nin her yerinde doktor arkadaşlarımın hepsi isim yaptı. O yıllarda deontolojiye çok önem verilirdi. Doktorun doktora verdiği değer, doktorun hastasına verdiği değer, hastanın yakınlarına verdiği değer, hemşirelere ebelere verdiği değer apayrı bir şeydi. Sonradan bunların kaybolduğunu gördükçe ben üzüldüm. Beş yıl da nişanlı kaldım ben ziraatçı bir arkadaşımla. Mezun olduktan sonra aynı yere tayin olmak için okul biter bitmez evlenmek istedik ve müracaatımı o şekilde yaptım. Türkiye’nin neresi olursa olsun ama bizi birlikte bir yere verin dedim.

Özel hayatınızla ilgili 5 yıl nişanlı kaldınız erkek arkadaşınızla. O dönemin yapısını anlamak için, siz ailenize bunu söyleyebilmiş miydiniz? Ayıp mıydı böyle şeyler?
Lise bitene kadar hiç erkek arkadaşım olmadı. Erkek arkadaşlar yürünmez, gezilmez derlerdi bize okulda. Ama üniversite karma tabi ki kız arkadaşlarla erkek arkadaşlar beraber. Arkadaş olan, flört eden de vardı. Ben bunu pek kolay kolay kabul edemedim başta. Ama annem babam bu konuda çok açıktı. Hatta erkek arkadaşımla okul içinde görüşüyorduk ama dışarı çıkmıyorduk. Maden benimle dışarda gezmiyorsun, bir sinemaya gidemiyoruz, o zaman biz nişanlanalım dedi erkek arkadaşım. Olmaz dedim daha ikinci sınıftayız. Ben giderim seni babandan isterim, dedi. Annesi de olmaz demiş Erdoğan’ın.

Erdoğan Bey nereli?
Akhisar doğumlu ama onların ailesi de Drama’dan, Selanik’ten. Akhisar’a yerleşmişler ama Bornova’da yaşıyorlardı. Annesi olmaz demiş. Ben istiycem seni babandan, dedi. Bir gün babamın okuluna gitmiş. Sonradan bana söylüyor. İki gün sonra beni gördüğünde, gittim seni babandan istedim, dedi. Tabi çok utandım. Ne oldu, dedim. Babam demiş ki ona, tamam çocuğum siz arkadaşlığınıza devam edin ama bu konuları biz büyüklerinizle sonra konuşuruz, derslerinize bakın, demiş. Bana bir şey söylemediler. Evvela bir utandım, 2-3 gün görüşmedim, kızdım. Ondan sonra alıştık, görüştük. Sonra nişanlandık, nişanlılıkta en fazla sinemaya gidebiliyorduk. En fazla el ele tutuşabiliyorduk. Hepsi o kadar zaten. Okul biter bitmez evlenmeye karar verdik, askerdi zaten izinli geldi. Hatta para yolladı, gelinlik kumaşını aldık, diktirdik, ev sahibim dikti.

Kaç yaşında evlendiniz?
İşte okul bittiğinde 22-23 yaşındaydım, o zamanlarda evlendik. Ordu evinde düğünümüz oldu. Ondan sonra tayin için Ankara’ya gittik. Beni mutlaka şarkta kazaya vermek istiyorlar. Oralarda da yol yok ama Erdoğan’a kazalarda iş yok. Çünkü o toprak su teşkilatında mutlaka şehirlerdeymiş. Konya’nın Çumra kazasında onlara iş varmış. O kazayı istedik. Benim için olmaz dediler, orası güzel bir kaza seni vermeyiz dediler. Bu sefer biz para biriktirip bursumuzu ödeyelim ama bizi ayırmayın diye karar verdik. Ertesi gün bunu söylemek için bakanlığa gittiğimde, bakanlık, seni biz tayin ettik, dedi. Alanya’nın devlet hastanesine, oradan da Antalya’nın hükümet tabipliğine hemen alacağız 10 gün içinde, dediler. Dünyalar benim oldu ve Antalya hikayem başladı.

Kaç yılı?
1962. Antalya’ya tek başıma geliyorum. Doktor oldum, bütün hayalim boynuma stetoskopumu takmak ve doktorluk yapmak. Bütün hayalim bu. Beni babam getirecek ama o da öğretmen. Getirip, bırakıp, dönecek. Erdoğan asker. İzmir’den trene biniyoruz. Burdur’a kadar kara trenle geldik. Koşa koşa garaja gittik. Çamur içinde bir garaj. Otobüs yok, dediler. Ne zaman olur, dedik. Yarın sabah gelin bir bakın diyorlar bize. Babam çok üzüldü, kalamayacak, okula dönmesi lazım. Gerçekten vazifelerine çok düşkün insanlar. Bize de onu aşıladılar. Ben giderim dedim. O gece otelde beraber kaldık, berbat bir otel. Babam üzüntüsünden uyuyamamış. Ben heyecanımdan uyuyamadım. Sabah uyandık, garaja gideceğiz. Yolda bir çay içmek için bir kahveye girdik. Simit yiyip, çay içiyoruz ve heyecanlı konuşuyoruz. Merak etme baba Antalya’ya gider gitmez arayacağım, dedim. O ara kahveci geldi, siz yandınız, dedi. Orası berbat bir yerdir, dedi. İş yok, aş yok, para yok, insanlar kaçıyor oradan, sıtma çok, karınları kocaman kocaman. Babamın başından aşağı kaynar sular döküldü. Dedi, yavrum senin bursunu ben ödeyeceğim, ne olur gitme. Olmaz baba, dedim. Sıtma varmış, ne yapacaksın, dedi. Dedim, ben doktorum, ben tedavi edeceğim, hasta olmayan yerde zaten benim işim yok dedim. Babam beni otobüse bindirdi, otobüsü tarif etmek isterim. Külüstür bir otobüs, içinde tenekeler, sepetler, meyveler, hep erkek. Adamın birinin kucağında keçi yavrusu. Arkamda oturuyor hemen. Şoför duydu benim doktor olduğumu. Babama dedi ki, dayı siz merak etmeyin, ben yengenin yanına mutlaka bayan oturtucam. Bayan da gelmiyor, hep erkek geliyor. Otobüse bindim. Babam ağlamaklı, ben ağlamaklı. Tam giderken şişman bir hanım geldi, kucağında da çocuğu var, yanıma oturttular. Zorla kadıncağızla sıkıştık, oturduk. Yolculuk kaç saat sürdü tam bilmiyorum. Sigara içiliyor, yüksek tonda bir müzik kulaklarımızı patlatıyor.

Mevsim neydi? Sıcağa mı gidiyorsunuz?
Şimdi tam hatırlamıyorum ama herhalde kış değildi. Belki bahardı. Yolcular Kepez’deyiz diye bağırdılar hep bir ağızdan. Artık otobüs bozulmayacak gibilerden. Dışarıya baktım, yemyeşil. Yeşilin her tonu var ve sanki ben o ağaçlardan kuşların seslerini duydum gibi. Müziği de artık duymaz oldum. Aşağıdan denizi gördüm, masmavi. Dağları gördüm. Akşam olmak üzereydi, sabah binmiştik otobüse. Ve Antalya’da şimdi olmayan Şarampol garajında otobüsten indik. Orada sordum en iyi otel neresidir, diye. Eşim gelene kadar otelde kalacağım çünkü. En güzel otel, Park Otel’dir, dediler. Şarampole yakın bir otelmiş, oraya gittim. Hakikatten güzel bir otel, yerlerde kırmızı halılar var. Doktor olduğumu duyunca bana güzel bir oda da verdiler. Tabi otobüste gelirken de ben ilk doktorluğumu da yaptım. Şoför yanıma geldi, annesinin romatizmaları için ilaç yazdırdı. Yanımdaki şişman kadın, kendi ağrıları için ilaç yazdırdı. Ben tamam dedim, buraya geldim benim çok hastam olacak herhalde, mutluyum. Otele yerleştim. Hemen her gün Şarampol’de otelimden çıkıyorum, yolda bir simit alıyorum, onu yiye yiye Yenikapı’daki…

Araba çok mu peki?
Araba yok. Faytonlar var, o da çok fazla değil. Yollar geniş geniş, toprak, kırmızı toprak. İlk defa kırmızı toprağı buralarda görüyorum.

Kadın var mı?
Kadınlar var. Dolaşıyorlar. Modern giyimliler de var. Yani modern derken İzmir Turgutlu gibi. Yalnız Şarampol Caddesinden inerken büyük bahçeli evler var. Tahta tahta kapıları var. Kapıların çoğu açık bahçelerini görüyorum.

Size kötü yaklaşan laf atan oldu mu?
Hayır hiç olmadı. Yürüyerek gidiyorum. Yolun iki tarafından akan arıklar var. Hatta bazen imreniyorum içinde oynayan çocuklara ben elimi sokuyorum. Buz gibi ellerim donuyor. Yollar her gün sabah akşam sulanıyor toprak olduğu için hem toz basılsın hem de serinlik yapsın diye. Evler ahşap, büyük bahçeli. Bahçelerde kuyuları görüyorum. O zaman o kuyular her evde varmış onu öğreniyorum. Çatılarda biriken sular oralarda toplanır kullanılırmış. İçme suları sakalarla limandan taşınırmış.

Nüfus kaç? Hatırlıyor musunuz?
Hatırlıyorum. 30 – 35 bin kadardı.

Ne kadar otelde kaldınız?
2 ay otelde kalıyorum.

Sonra ev eşinizle mi?
Eşim tabi gelene kadar hükümet tabibi olarak çalıştım.

Sizin otelde kalışınızı devlet ödüyor muydu? Harcırah var mıydı?
Kendim karşılıyordum. Hükümet tabipliği Sağlık Müdürlüğü’ndeydi. Sağlık Müdürümüzde Hüsamettin Tonguç’tu. Hükümet Tabipliğinde hasta bakmayı isterken yaralılar, sarhoşlar, cinayetler otopsilerini yapmak için beni alıyorlardı. O zaman savcı Hüseyin Kaptanoğlu. Onunla beraber gidiyordum. Hüseyin Bey iyi bir savcıydı. Bana çok yardım ediyordu. Otopsileri birlikte hazırlıyorduk, beraber yazıyorduk.

Şimdi siz farklı bir yönünde olduğunuz için bu soruyu sormak istiyorum. Kadın ölümleri çok muydu?
Kadına karşı şiddet hiç yoktu. Daha ziyade arsa cinayetleri işleniyor. Trafik kazaları olabiliyordu. Veyahut da kavga dövüş çok geliyordu.

Öldürülmüş kadın, tecavüz edilmiş kadın hiç böyle bir vakanız oldu mu?
Tecavüz vakaları oluyordu. Onları şöyle getiriyorlardı hükümet tabipliğine. İçim parçalanıyordu çünkü kızların kollarına birer damga vuruyordu. İki tane polis alıp geliyordu.

Kirlenmiş demek mi?
Evet buna tecavüz edildi mi edilmedi mi? Kız ağlaya ağlaya geliyor. Onu getirirken babası kafasına yumruk vura vura getiriyordu.

İsim vermeden konuştuğumuz için rahatça soruyorum. Filmlerde görüyorduk siz de bir kadınsınız o genç kızın hayatı kararmasın diye mesela bakire çıkmadı diyelim onun annesi babası belki onu döverek öldürecek hiç böyle duygusal anlar yaşadınız mı? Belki raporu farklı yazmalıyım ya da farklı açıdan bakmalıyım meslek bir tarafta.
Etik olarak bize yalan raporun en büyük hata olduğu öğretildi. Yalan rapor yazmamız mümkün değil. Ama bu getirilen çocuklara evvela kendim alır konuşurdum. Bunun önemli olmadığını söylerdim. Sonra babasını veya annesini alır başka bir odaya gider bunun önemli olmadığını söylerdim. Ve çocuğa yardım etmemiz icap ettiğini söylerdim. Ama ben ömrümden ömür gittiğini hatırlıyorum bu davalarda. Çoğu zaman da bunlarla evlendirilirdi bu çocuklar.

Kız çocuğunuz yok sanırım.
Evet iki oğlum var.

Birçok böyle kız çocuğunu annesi bir nevi olmuşsunuz.  Yaşamışsınız yani.
Evet yaşadım.

Çok güzel deneyimler.
Ama bir gün gelen bir hastama yalan ifade vermeyi düşündüm. Nasıl düşündüm bunu size anlatmak isterim. Muayenehanemi açtığım ilk günlerde tabi bu hükümet tabipliğinden çok sonra. Kadın doğum uzmanı oldum ve benim bir muayenehanem var. İlk gelen hastam daha sekreterim yok, küçük oğlumu da şimdi o da doktor yanıma alıp odamı düzenliyorum.  Daha açık değil muayenehane. Kapı çalındı. Gittim açtım. Bir hasta ilk hasta. Daha çalışmaya başlamadım ama onu geri çevirmek istemedim. Adam olduğu gibi hışımla içeri girdi. Arkasında da çok genç bir kız belki 15 belki 16 yaşında titreyen bir kız. Ağlamaklı. Odama girdi cebinden bir tabanca çıkardı. Pat diye masamın üzerine koydu. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Hemen oğlumu benim odamdan çıkarıp salona aldım. Eline de bir kağıt kalem verdim. Sen buradan sakın kıpırdama resim yap dedim. Kendim de hastanın yanına geldim. Adam bana doktorum dedi bu kızı dedi ben dün akşam aldım dedi.

Yaş farkı var mı?
Fark yok ama kız çok küçük. Ama dedi namusu burada temizlicez dedi hele bir muayene et dedi bana. Tabanca orada. Ne yapacağımı şaşırdım evvela onları oturttum. Sonra dedim ki bakın dedim ne istiyorsunuz bana söyleyin ben size bakıcam. Ama daha muayene etmeden kitaplığımdan bir atlas çıkarttım. Bakın dedim bu konuyu ben size önce anlatıyorum durum bu bir kadın muayenesinde böyle de çıkabilir böyle de çıkabilir böyle de çıkabilir. Ne olduğunu muayene etmeden karar veremem. Bir muayene edelim ondan sonra karar verelim. Kız ağlıyor konuşturacak hali falan yok. Adam bir türlü güvenemiyor bana. Dedim seni de muayene odasına alıcam ben dedim. Sen de gel. Bak dedim bunların hangisine benziyor ona göre karar vericez. Ve ben o sırada tabanca benim odada da olduğum için çocuğumda orada korkudan bu adama yalan söylemeye karar verdim. Ne olursa olsun. Gittik muayeneye. Muayenede baktım. Kızda hiçbir şey yok. Allah yapısı ama öyle. Adama gösterdim izah ettim. En nihayet adam kabul etti göründü bana. Ve odama gelerek teşekkür etti. Muayene ücreti olarak da 50 lira koydu masanın üstüne. Hemen çocuğumu yanıma aldım. Baktım onun elinde de bir 50 lira var. Bu ne dedim. Amca verdi dedi. Adam mutlu oldu ona da bir bahşiş verdi diye düşündüm. Bir daha da sekretersiz çalışmamaya ve çocuğumu muayenehaneye getirmemeye karar verdim. Ertesi gün muayenehaneye girdiğim zaman artık sekreterim vardı. Ve masamın üstünde kocaman bir çiçek vardı. Çiçeğin üstünde de bir kartvizit. Şanssız damattan doktoruna sevgiler diye yazılıydı. Sonra bu insanlar benim hastam oldu yıllarca. İlk çocuğunun ikinci çocuğunun doğumlarını da ben yaptım.

İş gücü bulmak. Bir sekreteriniz oldu. Kolay buldunuz mu o yıllarda Antalya’da çalışan kadın?
Evet buldum. Sekreterim zaten çok severek çalıştık biz. Ben muayenehane hayatımda çalışırken 4 kişi benden emekli oldu. Arkadaş gibiydik zaten.
Şimdi hükümet tabipliği dönemime geri dönüyorum. Biz tabi adli tabip olarak yetiştirilmedik. Hükümet tabibi olarak çalışıyorum ama pek çok şeyi bekçilerden, polislerden, jandarmadan öğreniyoruz. Zil çalıyor. Bir bekçi yanında bir adamla geliyor bana. Doktor beyim diyor. O yıllarda bana herkes doktor beyim diyordu.  Sonradan alıştılar. Bu adam diyor sarhoş mu değil mi. Hayatımda sarhoş görmemişim. Beni okulda sarhoşluk nasıl olur eğitmemişler. Ne yapacağımı şaşırıyorum. Adama bakıyorum. Bekçi anlıyor bunu. Kokla kokla doktor hanım diyor. Neyini koklıcam onu da bilmiyorum. Meğerse nefes koklanırmış. Onu da bilmiyorum. İçkinin kokusu da nedir onu da bilmiyorum. Bu sefer bekçi tuttu cebinden çıkardığı bir tebeşirle yere bir çizgi çizdi. Adam yalpalarsa sarhoş düz yürürse değil. Ve bunu bekçiyle beraber karar verip rapora kaydediyoruz. Gidiyor. Esrardır nedir bakıyorum. Tanımıyorum ki görmemişim hayatımda. Polis bana diyor ki bu diyor esrar diyor.  Onun dediği karara göre yürüyoruz. Veya da savcıdan öğreniyorum.

Siz o dönemin Antalya’sında o zaman bütün adli vakaları biliyorsunuz.
Evet 2 yıl. Sonradan ben neden kaçtığımızı da anlatayım.

Güvenli miydi peki Antalya? Çok olay olur muydu?
Hayır çok olay olmuyor. Olanların hepsi de bana geliyor. Mesela ben bir filmi sonuna kadar sinemaya gidemiyorum. Çünkü sinemanın ortasında anons ediliyor. Beni rapor yazmaya çıkarıyorlar. Benim filmler hep yarım kalıyor. O yıllarda Antalya’da sinemalar tepede yazlıklar kışlıklar içerde. Oradan indim mi bir daha çıkmıyorum bile. Hiçbir Tıp Balosunu ya da yılbaşı balosunu tamamladığımı hatırlamıyorum. Dört yıl mecburi hizmetim var iki yıl çalıştım.

O dönemde hep eşiniz Erdoğan hep burada mı görevde mi?
Hayır. 2 yıl askerliği bittikten sonra 2 ay ayrı kaldık burada. O geldi. O gelince de Bahçelievler semtinde ev tuttuk. O yıllarda dediler ki Bahçelievler’de oturulmaz. Gece kurtlar iner. Her yer makilik. Tek tek taş evler yapılıyor ama bahçeleri çok güzel. Gül dolu. Kırmızı toprak çok verimli. Meyveler var. Güzel bir ev bulduk. Orada oturuyoruz. Yürüye yürüye gidip geliyoruz şehre. Yemek yapmayı bilmiyorum. Elimde bir yemek kitabı Erdoğan ile beraber mutfağa giriyoruz. Ben aşçı başı tabi o çırak.

Eşiniz sizin bu kadar gece gündüz bu işle uğraşıyor olmanızla alakalı sıkıntı yarattı mı?
Hayır en büyük yardımcım. Pek çok yere yalnız gidemediğim yere gelirdi.

Siz çocuklarınızı büyütürken yardımcınız oldu mu?
Tabi yardımcım oldu. Büyük oğlum doğduğunda 5 yıl kayınvalidemle kayınpederim yanıma geldi. Sorun olmadı ama küçük oğlum da sıkıntı çektim. Kadın bulmak çok zordu ama bulduk. O zaman nöbette tutuyordum ben tabi gece hastanelerde. O yüzden bana anne bile diyemiyordu Çiçek Abla diyordu. Çünkü evde çalışan insan Çiçek Abla diyordu. Zor şartlarda büyüttük çocuklarımızı. Ama onlarda herhalde benim mesleğimi sevdiğim gibi sevdiler ki onlar da doktor oldular.

Armut dibine düştü.
Evet. Şimdi 2 sene dolduktan sonra daha 2 senem var mecburi hizmetime. Onu hükümet tabipliğinde yapmak istemedim. Cinayetlerden, otopsilerden yıldım. Doktor Avni Tolunay belediye başkanı. Belediyede belediye hekimi yok. Oraya müracaat ettim.  Belediyeye geçtim. Belediyede çok huzurlu çalıştım. Çünkü Avni Bey bana dedi ki şehrin temizliğinden, sağlığından sen sorumlusun dedi.

Belediyede kadın çalışan var mıydı?
Var. Avukat Semiha Neşer kadındı. Ebe vardı.

Akdeniz Polikliniği sonralar mı?
O daha sonra açıldı. Doğumlar şimdi olmayan Doğumevi’nde yapılıyordu. Zaten o yıllarda doğumlar herkes evde yapıyordu. Ancak evde ebenin yapamadıkları hastanelere gidiyordu.  Hilmi Şifa vardı. Faruk Kadıgil vardı. Çocuk doktoru olarak da Şükriye Deniz vardı orada. Devlet Hastanesi’nde de aşağı yukarı on, on beş kadar doktor vardı. Yani o kadar doktor vardı Antalya’da. Herkes birbirini tanırdı. En küçük bendim. Herkes beni de tanırdı.

Peki böyle güzel restoran oturacak bir yerler var mıydı Antalya’da?
7 Mehmet o zamandan beri çok markasını, lezzetini hala sürdürüyor. Tabi o zaman küçük bir yeri vardı. Ama yemekleri çok lezzetleydi. Kemer’de de Mustafa vardı. Onunda balıkları meşhur oldu. Sonra dondurmacı İbruş vardı.

Hayata tutunmak Antalya’da kolay oldu mu bir kadın olarak?
Ben çok rahat çalıştım. Antalyalıyı zaten çok sevdim. Antalya’da beni sevdi. Mesela lisede Biyoloji hocası yokmuş. Orada Biyoloji Öğretmenliği de yaptım 4 ay. Zaten öğretmenliği annemden seviyorum. Çok mutlu oldum.

Nereye kadardı Antalya? Dedeman’a kadar mı?
Hayır. Dedeman falan o zamanlar sit alanıydı. Talya’nın orasıydı. Şehir kulübü vardı orada. Orası son. Batıda da meteoroloji binası vardı. Kuzeyde beyaz bina vardı. Deniz. İşte o kadar yer. Küçücük yer. Hiç apartman yoktu. İlk apartman 40 daireler yapıldı. Herkes onları görmeye geliyordu.

40 daireler neredeydi?
Şehir kulübü yakındı. 40 tane dairenin 40 tane tuvaleti mi olur diye Antalyalı hayret ediyordu. Gelip onu ziyaret ediyordu mesela. O zaman evler çok büyüktü. Bahçeleri büyük. Aileler toplu olarak yaşıyor. Bir de bu ailelerin içinde köylerden gelmiş aileye yardımcı kızlar vardı. Aile onları kendi evlatları gibi yetiştirir, okutur, çeyizini yapar, evlendirirdi. Aile büyükleriyle birlikte yaşanırdı. Kalorifer yok. Soba olarak da talaş sobası kullanılırdı. Ben ilk defa buralarda gördüm onları.

Banyolarda sobalıydı di mi?
Evlerde pek banyo yoktu. Mutfakta, mutfak kenarında öyle bir girintide banyo yapılırdı. Pek banyo göremiyordum. Biz diyorlardı evin bir köşesinde, yüklükte yatak odalarında yüklük varmış orada, mutfağın bir köşesinde yıkanırız. Yıkanırız da demiyor yumarız diyorlardı. Ama biz hamam gideriz diyorlardı. Hamamlar çok meşhurdu.

Onay Hamamı o zamanda var mıydı?
Vardı. Hepsinin temizliği de benden soruluyordu. Yemekli içkili hizmet veriliyordu.

Güllükteymiş herhalde Onay’ın ilk yeri öyle anlatır Hüseyin amca.
Evet evet. Düğün gibi yemekli…

Sabahtan yakarız kazanı diye anlatırdı.
Alır giderlerdi. Geceleri galiba erkekler gündüzleri hanımlar gidiyordu. Oba hayatı çok güzeldi. Hala Antalyalı onları özler. Akşam masalar kurulur. Evde ne yapılırsa çıkar. Masasını alan o masaya eklenir. Yaptığı yemeği getirir. Herkes gelir. O hayat hakikaten bulunmaz. Denizde de deniz kabukları toplardık. Benim oğlum oradan topladığı deniz kabuklarıyla bana kolye yapardı. Şimdi onlar yaşamıyor artık kalmadı.

Peki Çiçek’in rol modeli kim?
Annem. Annem herhalde. Annem çok çalışkan bir insandı. Mesela yemeğini yapar…

Muhteşem bir miras bırakmış. Kaç yaşında vefat etti?
63 çok genç.

Hasta?
Öleceği güne kadar da hasta değildi. Ama birdenbire sinir sisteminde bir rahatsızlık oldu. Çok genç yaşta çok ender görülen bir hastalık oldu.

Kaç yaşındaydınız siz?
Ben Antalya’daydım. Doktordum o zaman. Buradan gittim.

En küçük kardeşleriniz baya küçük yaşta annesiz kalmış.
Onlarda üniversitedeydi. Bizim aramızda birer ikişer yaş olduğu için hepimiz birden büyüdük.

Baba sonra mı vefat etti?
Babamda anneme çok düşkündü. 1,5 sene sonra da babamı kaybettik. Babam annemden 5 yaş büyüktü.

Onlarınki de bir sevgi evliliği miydi?
Sevgi. Tek başına Bulgaristan’dan gelmiş. Şöyle gelmiş o da rüştiyeyi orada bitirmiş. Babasının akrabalarının yanında demirci çırağı olarak babamı vermişler. Ama çok çalışkan bir talebeymiş. O yıllarda Türkiye 10 tane Bulgaristan’dan okutmak için talebe istemiş. İlkokul öğretmeni de babam çalışkan diye babaannemi kandırmış. Yollamak istememiş tek çocuğum var benim yanımda benim demiş. Ama zorla kandırmışlar. Babamı Edirne’de muallim mektebine yazdırmışlar. Babam orada muallim mektebini bitirip de öğretmen olunca Kars’a tayini çıkmış. Hemen annesini de yanına aldırmış Bulgaristan’dan. İşte annemi okulda tanıyor. Aynı okulda öğretmen. Orada tanışıp evleniyorlar. Birbirlerini severek tabi. Annem yemeğini yapardı. Gece oturur okul ödevlerinin hepsini yapardı. Çamaşırını yıkar yamasını diker. Hep üstümüzden küçülerek çıkmış şeyleri bir küçük kardeşimize bir şeyler yapardı. Boş kaldığı zamanda bezden oyuncaklar diker bizi oyuncaksız bırakmazdı. Öyle yetiştik. Hikayeler anlatırdı. Mahalle çocuklarını kendi talebelerini okuturdu. Annelerine okuma - yazma öğretirdi. Öyle bir insandı. Çok mükemmel bir insandı. 30 yıl muayenehane hekimliği yaptım. Ondan sonra emekli olmayı hiç ama hiç düşünmedim. Ama bir gün çocuklarım karşıma geldi ikisi. İkisi de doktor. Anne dediler sen artık dinlenmelisin. Bak biz doktor olduk senin görevini biz alıcaz. Şimdi kadın doğumculuk çok ağır bir doktordur. Sabaha kadar doğum başında bekleriz. Yorgun argın eve dönmemiz lazım. Ben hiç yorgunluk hissetmezdim ama çocuklarım herhalde bunu fark ettiler.

Bu yoğunlukta çocuklarınızı emzirebildiniz mi Çiçek Hanım?
20 gün. Çünkü doğum izni de yoktu. Hemen başladık nöbete de başladık.

Sizin doğumlarınızı kim yaptırdı?
İlk doğumumu şimdi yıkılan devlet hastanesinde Doktor Hilmi Şifa. Ama o gelmeden ebe karnımda tepinirken çocuğun yarısı doğmuştu zaten. Ondan sonrasına doktor yetişti.

Bütün süreçleri biliyorsunuz ya zor bir durum.
Biliyorum da kadın doğumcu olduktan sonra kimsenin karnında ebe zıplatmadım. Ama benim karnımda zıpladılar. Çok acı çektiğimi söyliyim. İkinci oğlumu ihtisas yapıyordum İzmir’de kadın doğumcu olmak için buraya gelecektim. İhtisas arkadaşım yaptı. 10 yaş arayla doğdu çocuklarım. Emekliliğimi anlatıcaktım. Oğlanlar öyle diyince ben şaşırdım. Niye bana emekli ol diyorlar ben koşuşturup duruyorum. Yaşlandım herhalde dedim. Yüzlerine baktım. İşte o zaman ilk defa çocuklarımın saçlarında beyazları gördüm. Onlar da doktor onlar da koşmak istiyorlar ama artık annelerinin dinlenmesini istiyorlar. O gün karar verdim. Muayene odamdan kopamadım orayı atölye yaptım. Şimdiye kadar aldığım plaketleri onur belgelerini…

Kaç yaşında emekliliği kabul ettiniz?
65 – 66 yaşında emekliliğimi kabul ettim. 50 yıl doktorluk yaptım.

Kaç çocuğunuz vardır doğurttuğunuz?
Binlere yakındır. Çok Antalya’da çok doğum yaptım. Nereye gitsem beni tanırlar. Doğurttuğum çocuğu doğurttum düşünebiliyor musunuz?  O zaman tabi kadın doğumcu az. Elmalıdan gelirler, Alanya’dan gelirler, Kumluca’dan gelirler oralarda da tanırlardı. Kadın olduğum için kadın tercih de edilirdi bir noktada. Benim de hastalarımla ilişkim çok iyiydi. Emekli olduktan sonra ilk işim muayenehaneme atölye yaptım. Yani benim odamı atölye yaptım. Zaten resme biliyorsunuz merakım vardı. Gitmiştim. Tuval aldım, boyalar aldım, fırçalar aldım. Ve resim yapmaya karar verdim. Atölyemde resim yaptım. Ama şimdiye kadar ben hep hep hayatımın her döneminde bir şeyler yazdım çizdim. Ama hep suluboya, karakalem ve pastel çalışıyordum. Yağlıboyayı hiç bilmiyordum. Yağlıboyayı burada Nadir Hüseyinoğlu diye bir ressamdan aldım. Ondan sonra yağlıboya çalışmaya başladım. Evvela çiçekler, böcekler yaptım. Onları çocuklarım odalarına astılar. Ondan sonra Antalya’yı bu kadar seven bir insan olduğum için Antalya resimleri yapmak istedim. Eskiden yapılmış resimleri aradım. Antalya’nın yağlıboya tablolarını hani İstanbul’un var ya eski tabloları ama hiç bulamadım. Onun üzerine eski kartpostalları topladım siyah beyaz kartpostalları. Orada Antalya’nın 100 – 150 sene önce çekilmiş fotoğrafları var. Antalya sokakları, dağları, taşları, insan yaşantıları. Bu sefer onları sanki manzaranın karşısında oturur gibi kendi renklerine kendi duygularımı katarak resim yaptım. Ve resimlerim çoğalınca sergilere başladım. Evvela karma sergilerde bazı resimlerimi sergiledim. 4 defa da kişisel sergi açtım. AHK Galeri’de, Muratpaşa Belediyesi Fuayesi’nde, Güzel Sanatlar Fakültesi Atatürk Konfesrans Fuayesi’nde en sonda Antalya Müzesi salonlarında açtım. Şu kitabımın üstündeki şu resim benim yaptığım tablolardan biridir. Ve Kaleiçi’nden Saat Kulesi ve Paşa Camii’nin görüntüsüdür. Bu 1927’lerde çekilmiş bir fotoğraftan yaptığım tablodur. Resimlerimi de çok seviyorum ve severek çalışıyorum. Hala da çalışıyorum, yapıyorum.

Resimlerinizi belki yine bir sergi de satarak gelirleriyle herhangi bir sosyal sorumluluk anlamında bir yatırım bir yardım gibi bir düşünceniz oldu mu hiç?
Zaten onu doktor olduğumuz için böyle şeyleri çok yapıyoruz. Her zaman her dönemde yapıyoruz. Bu arada yazı da yazmaya başladım kendi kendime. Evvela küçük küçük hikayeler yazdım. Hatta bazıları bazı dergilerde gazetelerde mecmualarda yayınlandı ufak ufak hikayeler anılar gibi. Sonra kendi hayatımdan parçalar yazmaya başladım. Sonrada bunları toplasam bir kitap olur mu diye düşündüm. Ve yazdığım şeylerin hepsini toplayıp bir kitap yapmaya çalıştım. Şimdi bu kitabım yeni çıktı. Ve kitapçılarda raflarda artık bulunuyor. Şu anda Antalya’da Ardıç Kitabevi’nde var. Ama bütün kitapçılarda D&R’lara gelecek. İzmir’de İstanbul’da Ankara’da satışta. Mutlu oluyorum. Okuyanlar beğenecek zannediyorum. Çünkü burada 1962’de aldığım Antalya’yı bugünlere getiriyorum mukayeseli olarak. Neler vardı neler yok oldu nasıl yok oldu hangilerini özlüyorum bunların hepsi kitabımda var.

Kemer var mı kitapta?
Kemer’deki evim var.

Tekrar dünyaya gelseniz yine kadın olmak ister misiniz?
Aynı hayatı yaşamak istedim. Aynı yoklukları çekmek isterdim. Aynı Antalya’da o devirleri yaşamak isterdim. Ve şu emekliliğime bu şartlarda gelmek isterdim. Çocuklarım gurur kaynağım. Dostlarım gurur kaynağım. Köyümden ayrıldıktan 67 yıl sonra ben köyümü ziyaret etmek istedim. Tuttum oradaki yaşantımı bir kitap halinde anlattım ve bir fotokopicide bunu incecik bir kitap yaptırdım. Arkadaşlarım için köye gittim. Köydeki o yılki arkadaşlarımı buldum. Hepsine birer kitap ve okuluma birer kitap o günkü resimlerden birer tane verdim. Kitabımda var. Arkadaşlarımın hem o zamanki fotoğrafları hem bugünkü fotoğrafları var birlikte. Göreceksiniz arasındayım. Antalya Kent Müzesi kuruluşunda duydum gittim gönüllü çalıştım. Tarih söyleşileri yaptım. Bir yığın söyleşim arşivlerdedir. Çeşitli konferanslar verdin. Çeşitli ödüller aldım. Antalya’da İz Bırakan Kadınlar diye bir kitap çıktı. Bu kitabı bana verdikleri zaman mutluluğum katlandı. Ben meslek hayatında, ev hayatında, ev yaşantısında mutlu olmuş bir insanım. Her şeyi yeniden yaşamak beni mutlu eder. Antalya’yı çok seviyorum. Hayatımda bir şiir yazdım. O da Antalya içindir.

Antalya Kadın Müzesi hakkındaki duygu ve hissiyatınızı bizimle paylaşır mısınız?
Antalya Kadın Müzesi’nin kurulduğunu duyunca hem şaşırdım hem çok sevindim. İyi ki de kurulmuş. Çünkü böyle bir müzenin var olması kızlarımıza, kadınlarımıza, genç kadınlarımıza hatta yaşlı kadınlarımız için bile çok büyük bir şey. Onlara yol gösterir. Onların nasıl etrafına ışık saçacağını göstermesi bakımından bence çok önemli. Gerek okul devrinde gerek okul aralarında, izinlerinde gerek çalışma hayatında neler yapacağını anlatması yönünden belki benim bu anlattıklarım, bu kitabımda onlara bir yol gösterir diye düşünüyorum. Ve bu kurduğunuz kadın müzesinde sizlere başarılar diliyorum. Mutlu olacağınıza da başarılı olacağınıza da inanıyorum.
 
 
 
 
 
 
 
ÇİÇEK AKBAŞ